KİT Yönetişim Reformu: Hoş ama boş
AKP’nin düzeninde reform hiç bitmiyor. Sürekli reform modundayız. Reform yaptılar, sonra yaptıkları reforma da reform yaptılar. Yaptıkları reforma getirdikleri reformu yeterli görmediler, şimdi ona da reform yapıyorlar (sen aklımıza mukayyet ol, başı neredeydi kaçırdık). Kısacası reform yeni değil, yönetişim hiç değil.

Serdal Bahçe
İşteş fiiller (öpüşmek, sevişmek, selamlaşmak…) bir kolektivite, bir tür karşılıklılık ve birlikte eylemi ifade ettikleri için şimdilerde sermayenin kaba programını şirin ve sempatik göstermek için çok kullanılır oldular. İşteş fiilleri çekici kılan bir diğer unsur ise nesnelerinin olmaması, herkesin özne olması. Kısacası kimse görünüşte nesneleşmiyor, herkes görünüşte özneleşiyor. Yönetişim de işteş bir fiili içeren bir kavram. Tek taraflı, otokratik ve yönetilen açısından nesneleşme, pasifleşme anlamına gelen “yönetim”in yanında nasıl da demokratik ve katılımcı görünüyor değil mi? İki yıldır gündemden düşürmedikleri KİT Yönetişim Reformu da böyle şirin ve sempatik görünüyor. Ama cehenneme giden yollar da şirin ve sempatik kavramlarla döşeniyordu değil mi?
2026 Yılı’nı reform yılı ilan ettiler. Hafızam yanıltmıyorsa 2018’i veya 2019’u da ve hatta 2023’ü de reform yılı ilan etmişlerdi. AKP’nin düzeninde reform hiç bitmiyor. Sürekli reform modundayız. Reform yaptılar, sonra yaptıkları reforma da reform yaptılar. Yaptıkları reforma getirdikleri reformu yeterli görmediler, şimdi ona da reform yapıyorlar (sen aklımıza mukayyet ol, başı neredeydi kaçırdık). Kısacası reform yeni değil, yönetişim hiç değil. 1989’da Dünya Bankası’nın en son model sihirli kavramı olarak ortaya atılan kavram başka yerlerde değil ama Türkiye’de pek sevildi. Bazıları kavramın ifade ettiği şeyin yönetimde demokratikleşme ve katılım anlamına geldiğini düşündü ve yazdı. Öyle olmadı, kavramın çatısı altında getirilen reformlar sadece sermayenin kısa vadeli çıkarlarını gözeten yönetimler anlamına geldiler. Herkes katılmadı, sadece sermaye katıldı. Bu yeni yönetişim reformu da aynı akıbete yol açacak gibi görünüyor.
Bu arada söz konusu KİT’ler olunca reform ve yönetişim kavramlarının özelleştirme anlamına geleceğini söyleyenler haklılar. Geçmişte öyle oldu. Önce reforma tabi tutacağız dediler, sonra da sat sat bitiremediler. Vaka, artık Türkiye kapitalizmin toplam katma değeri içindeki görünen payları çok düşük zaten (% 0,36). Ama gündemdeki reform şu anda gelir getirmeyen ya da çok az getiren ama yönetişimle birlikte kâr getirecek segmentleri (otoyollar, köprüler) de içeriyor. Sata sata bitirememişler ama oldukça azaltmışlar.
Örneğin maden sahaları; zaten yıllardır özel sektöre işletme hakkı devri ile peşkeş çekilmişlerdi, görünen o ki şimdi yönetişerek gerçekten özel sektöre devredecekler. Bir süredir üretimleri durmuş vaziyette zaten. Anlaşılan bir hazırlık var. Aynı türden hazırlık hala ayakta kalan diğer KİTlerde de var. Örneğin demiryolu taşımacılığında var, demiryolu taşımacılığında belirli temel hizmetleri çoktan özelleştirdiler. Geriye de pek bir şey kalamadı. Reform taslağına göre artık özel işletme gibi yönetileceklermiş (gerçekten bugüne kadar o kadar kamucu bir anlayışla yönetildiler ki bizi bile rahatsız etti!), yönetim kurulları açıklık ve şeffaflık ilkesine uyacaklarmış. Ayrıca istihdam politikaları da rekabetçi ve nitelikli işgücünü çekecek şekilde revize edilecekmiş. Bakın yine güzel ve yeni bir temenni ile karşı karşıyaymışız hissi ortaya çıktı değil mi? Oysa bu teraneler yıllardır yazıldı çizildi. Burada sorun KİT’leri rasyonalize etmek değil, onları sermayeye teslim etmek (öyle olmadığını söylediler ama öyle). Ayrıca bu yeni istihdam politikası KİT’lerde çalışanların aleyhine olacak, çünkü açık ve şeffaf yönetim kurulları, eğer yönettikleri işletmenin teknolojik altyapısını kısa sürede yenilemeyeceklerse, ilk elden istihdam maliyetlerini kısmaya çalışacaklar. Bu da aslında özelleştirmeye hazırlık demek. Diğer taraftan da çalışan sayısında azaltma demek.
AKP DÖNEMİ İLKEL BİRİKİM DÖNEMİDİR
AKP dönemi ilkel birikim dönemidir. İlkel birikim ise sermayenin siyasal zor yoluyla kamusal varlıklara el koyması anlamına gelir. “Yönetişim” görünüşte bu zoru gizlemek için iyi bir yöntem.
Varlık Fonu artık kamunun üretken varlıklarını sermayenin mülkiyetine geçirme fonu haline gelmiştir. Nitekim 2026 yılında bu özelliğine daha fazla şahit olacağız. Görünüşte bir fon gibi ve merkezi yönetimin egemenlik alanından bağımsız gibi görünüyor. Gerçek bir yönetişim mucizesi gibi duruyor. Yönetim kurulunda sivil toplumun temsilcileri olarak işverenler ve özel sektör yöneticileri bulunuyor. Onlar varsa yeter zaten, onlardan ala “sivil” toplum mu olur? Gerçi onları da yürütme erki atıyor ama orasını karıştırmayın. Şimdi tahminen bu türden bir yönetim kurulu anlayışını KİTlere de dayatacaklar. Fonun portföyünde (özelleştirme melanetiyle birlikte artık bu işletmelere portföy unsuru diyoruz ya) bir dolu KİT var, fonun varlıklarını KİT’ler oluşturuyorlar. Böylece her varlık gibi, armut gibi, tereyağı gibi alınıp satılabilir hale geliyorlar. Dahası fonun web sitesinde hem içeride hem de dışarıda yatırımcı bulmak gibi bir görevi olduğu belirtilmiş. Yatırımcı ne için bulunacak peki? KİT’leri rasyonalize edip, rekabete dayanıklı hale getirmek için mi?
KİTlerin rasyonalizasyonu Özal’dan beri öne sürülen bir temennidir. Aslında hiçbirinin üretim yapılarının teknolojik donanımını yenileyecek yatırımlar yapılmadı, hem de yapılması gerekirken. Zaten satılacaklarsa neden yapılsındı ki? Yıllarca ihmal edildiler. Değerli olanlarını sermaye zaten içlerinden seçip aldı. Geri kalanları ise arsası, sosyal tesisleri, envanteri, hurdası, ambardaki stoku ve hatta alacakları için tasfiye edildiler. Yıllarca ederinin altında satılan KİT’lerin elden gidişlerini seyrettik. Aslında ederinin altında satılan, ya da tasfiye edilen Cumhuriyet nesillerinin birikmiş emeğiydi. Şimdi son kalanları da elden çıkarmaya ve tasfiye etmeye hazırlanıyorlar. O kadar çok sattılar ve tasfiye ettiler ki geriye sadece kamuya ait altyapı (otoyollar, köprüler) kaldı, şimdi onu da parçalayıp satacaklar. Sanılanın aksine bu adımlar yapısal krizi aşmaya yetmeyecekler, tam tersine toplumsal ve ekonomik krizi derinleştirecekler.


