Google Play Store
App Store

‘Körlük’ niye var bilemiyorum. Saramago’nun kitabını okumadım. Yazarın komünist parti üyesi olduğunu biliyorum. Fakat filmde...

‘Körlük’ niye var bilemiyorum. Saramago’nun kitabını okumadım. Yazarın komünist parti üyesi olduğunu biliyorum. Fakat filmde herhangi bir sınıfsallık söz konusu değil
Koskoca bir metafor ‘Körlük’ün çevresinde döndüğü şeyi oluşturuyor. Bu metafor körleşme. Ama klasik körlük karanlık biçiminde kendini gösterirken, filmdeki körlük ‘bembeyazlık’ şeklinde vücut buluyor. Filmin körleşen insanlığı için ışık yokluğu değil de, fazlası söz konusu. Yani? Aşırı üretim, aşırı tüketim, aşırı bilgi… Ne isterseniz o.
Körleşen insanlar kapalı bir mekâna tıkılıp, sınırlı olanaklarla baş başa bırakılırsa ne olur? Bir  mikrokozmosumuz olur. İnsanlık üzerine büyük laflar etmek için şahane bir fırsat. Ama ‘Körlük’ niye var bilemiyorum yine de. Saramago’nun kitabını okumadım. Yazarın komünist parti üyesi olduğunu biliyorum. Fakat filmde herhangi bir sınıfsallık söz konusu değil. Filmin yapısı ‘Sineklerin Tanrısı’nı andırıyor. Orada da kendi başlarına kalan çocuklar nasıl şiddete ve vahşete yöneliyorsa burada da öyle oluyor. Körler, tuttuklarını düzüyor. Bir avuç insan ise daha onurlu olmak için direniyor.
Dayanışmanın bazen yoksunluk gerektirdiği, görmenin bazen taşınamaz bir ağırlığı olduğu gibi kıssadan hisseleri olan bu film, ne yazık ki yeni hiçbir şey söylemiyor. Sinema tekniği açısından başarılı sahneleri, Mark Ruffalo, Julian Moore gibi kalburüstü oyuncuları olsa da sıkıcılıktan kurtulamıyor. Yönetmen Meirelles ‘Tanrı Kent’teki başarısını harcamaya devam ediyor.
***
Emperyalizme suçüstü
‘Denizin Lanetlileri’ ve ‘Darwin’in Kabusu’ emperyalizmi tabiri caizse suçüstü yakalayan iki belgesel
Documentarist’te sözü edilecek çok film var ama beni en çok etkileyenlerden söz edeceğim sadece. Biliyorsunuz, Suriye sınırındaki arazinin yabancı tarım şirketlerine peşkeş çekilmesi söz konusu. Erdoğan, zaten açık açık memleketi satmayı görevi ilan etmişti. Bu açıdan bakıldığında Suriye sınırındaki arazinin 44 yıllığına verilmesi, aslında bugüne kadar yaptıklarının sadece küçük bir örneği. Ama konunun başka özellikleri de olduğu için, Erdoğan’a yaygın bir şekilde ‘one minute’ dendi. İyi de oldu.
Bugün emperyalizm sözcüğünü kullandığınızda otomatik olarak, ulusalcı, gerici, milliyetçi ve çağdışı ilan ediliyorsunuz. ‘Denizin Lanetlileri’ ve ‘Darwin’in Kâbusu’ emperyalizmi tabiri caizse suçüstü yakalayan iki belgesel. İlk film, Fas’taki yerli balıkçıları ve Fas açıklarında avlanan bir İsveç balıkçı teknesinin mürettebatını konu alıyor temelde. Ayrıca Fas’ın balıkçı köyündeki diğer insanlar, dilenci bir kadın, bakkal gibi karakterler de filme giriyor.
Fas’ın neo-liberalizme teslim olmuş hükümeti, AKP’nin yaptığı gibi ülkenin kaynaklarını yabancı balıkçılara peşkeş çekmiş. Balık stokları tükenen ve av yasaklarıyla ümüğü sıkılan balıkçılar ayaklanınca üstlerine şiddetle gelmiş Fas hükümeti. Öldürmüş, yaralamış, içeri tıkmış ve bastırmış. Tanıdık geliyor mu?

TALAN EDİLEN DENİZ
Balıkçılar iyice güneye Moritanya sınırına gelmişler ama orada da pek bir şey bırakmamış yabancılar ve bırakmamayı sürdürüyorlar. Filmdeki İsveç teknesinin kaptanı, işlerin İsveç’te ne kadar zor olduğunu anlatıyor. İsveç’te balık avlamak politik bir mesele diyor. İsveç kendi denizlerindeki eko-sistemi ve balık stoklarını büyük bir duyarlılıkla koruyor. Bu da İsveçli balıkçıların canını sıkıyor. Fakat Fas’ta durum öyle değil. Trolleriyle şanslı bir gecede 400 bin kilo balık yakalayabiliyorlar. Sonarlarıyla balığı elleriyle koymuş gibi buluyorlar. Ne arayan var ne de karışan. Oysa karadaki küçük tekneleriyle aç bir ilaç bekleşen Faslı balıkçılar av yasaklarından denize açılmaya fırsat bulamıyor. Teknolojik olanakları da yok. Küçük tekneleriyle 1 kilo balık yakalasalar kendilerini şanslı addediyorlar. Faslılar artık balık yiyemiyor. Eğer balıkçı olmak isteyen bir kadınsanız sizi başka engeller bekliyor. Balıkçılar kooperatifi kadınlara avlanma ruhsatı vermiyor.
‘Darwin’in Kâbusu’ ise birkaç yıl önce İstanbul Film Festivali’nde izlediğim ama Documentarist’te yeniden gösterilen bir film. Tanzanya’da Viktorya Gölü’nde yaşananlar Fas’ta yaşananların bir benzeri. Gölün bereketli levreğini AB’li denizciler avlayıp, işleyip AB ülkelerine gönderiyor. Tanzanyalının kursağından protein geçmiyor. Balık karşılığında Tanzanya’ya gelen ise silah. İç savaşlarda birbirlerini tüketsinler diye. Tanzanya hükümeti ise aç halkını doyurmayı aklından bile geçirmiyor. AB’ye verilen imtiyazlardan sadece küçük bir azınlık yararlanıyor
Avrupa emperyalist değil, muasır medeniyet diyordu Baskın Oran. Medeniyet buysa…
Sırf bu iki filmi gösterdiği için bile kendi yağıyla kavrulmaya çalışan Documentarist’e ne kadar teşekkür etsek azdır.
***
Hitler olmasaydı ne olurdu?
Amatör oyuncuları ve natüralist anlatımıyla ‘Bir Pazar Günü’ sanki zamandışı bir film gibi duruyor...
‘Bİr Pazar Günü’ beş sıradan insanın bir hafta sonunda geçiyor. Yıl 1929-30, şehir Berlin. Şarap pazarlamacısı Wolfgang sokakta tanıştığı figüran Christl’la Pazar günü göl kenarında piknik yapmak için sözleşiyor. Taksici Erwin modellik yapan depressif kız arkadaşıyla geçirdiği tatsız akşamın ardından yalnız başına pikniğe geliyor. Christl’ın en iyi arkadaşı Brigitte de pikniğe katılıyor. Christl, Wolfgang’ın hızlı yakınlaşma çabasına sert tepki göstermesinin bedelini pahalı ödüyor ve Wolfgang’ı Brigitte’ye kaptırıyor.  Başka flörtler ve tartışmalar ve sonra veda zamanı geliyor. Bir dahaki pazara tekrar buluşacaklar mı yoksa erkekler maç seyretmeyi mi tercih edecekler? Bunu bilemiyoruz ama bilinen kesin bir şey var: Hafta sonunun sona erdiği ve tüketici bir çalışma haftasının daha başladığı.
Kısacası ‘Bir Pazar Günü’nde öyle heyecanlı bir şey olmuyor. Amatör oyuncuları ve natüralist  anlatımıyla ‘Bir Pazar Günü’ sanki zamandışı bir film gibi duruyor. Fransız izlenimciliği ya da Yeni Dalgası’yla, İtalyan yeni-gerçekçiliğiyle, günümüzün Uzakdoğulu ustaları Hou Hsiao Hsien ve Kore-Eda’yla ve hatta bu yıl Altın Lale’yi kazanan ‘Köprüdekiler’e bir akrabalık saptamak mümkün ama film bütün bunları önceliyor. Filmin çekildiği yılın Büyük Bunalım’ın başlamasına ve Hitler’in iktidarının öncesine denk gelmesi bütün bunların izinin neden filmde görülmediği sorusunu sordurtabilir.
Ama asıl düşündürücü olan Hitler olmasaydı, hem Almanya’nın hem de bizim Almanya’ya bakışımızın ne kadar da farklı olabileceğini fark etmek. O zaman Almanlar tarihin en büyük suçlarından biriyle kirlenmemiş, son derece insani, sıcak ve öncü nitelikli sanat eserleri üreten bir halk olarak imgelemimizde yerini alacaktı. Filmin arkasındaki adlardan Robert ve Curt Siodmak kardeşler, Billy Wilder, Fred Zinnemann ve Edgar Ulmer, Nazizmin yükselişiyle birlikte ABD’ye göç edecekler ve Hollywood sinemasına büyük katkılarda bulunacaklardı. Alman sineması bu adları kaybetmeseydi bugün nerde olurdu kim bilir?
(Not: Filmi bugün saat 18:00’de Goethe Institut’ta
izleyebilirisniz. Bu yazıyı Documentarist’in
katalogu için yazmıştım.)


U/UR
KUTAY
ugurkutay@birgun.net
Sisler kulvarında parti!
‘Anneme Reklamcı Olduğumu Söylemeyin. O Beni Bir Genelevde Piyanist Sanıyor.’ Türkiye tarihinin büyük talihsizliklerinden birinin yaşandığı bir dönemde ülkeye gelip söz konusu talihsizliğin propaganda işlerini üstlenen ünlü Fransız reklamcı Jacques Séguéla’nın ‘80lerde epey ünlü kitabının adı böyleydi, anımsadınız mı? Özal ve ardılı olan Mesut Yılmaz’ın imaj işleriyle de Séguéla ilgilenmişti. Eh, imaj dediğiniz ‘her şey’dir, susuzluğa falan benzemez; bir kez ‘image-making’ işine giriyorsanız imajını düzeltmeye –demek ki, değişikliğe ihtiyaç duyanlar ‘bozuk imajlar’ı yüzünden bu tür işlere girişiyorlar, bunu bir tarafa not düşmekte fayda var...- kalkıştığınız kurum/kuruluş ya da kişiyi her türlü politik ve toplumsal temsil mekanizmasını etkileyecek biçimde dönüş’müş gibi’ göstermelisiniz. Yani sadece partinin amblemiyle biraz oynamak ya da bir dilbilimci hassasiyetiyle halka sunulacak vaadlerin sıralaması ve vurgulamada kullanılacak sözcüklerle uğraşmak yetmez. Böyle durumlarda toptan bir imaj çalışmasına ihtiyaç duyulur. Gerçi söz konusu oluşum ana ve yavru vatanları o kadar kirletmişti ki –dönemin en acayip kazanımı: ‘hayali ihracat’– bırakın Fransa’yı, dünyanın tüm reklamcıları bir araya gelse bu partinin imajını düzeltemezdi. Öyle de oldu zaten, görüyorsunuz...
Şimdi, insan bu gibi olaylardan biraz ders alır, değil mi? Ne gezer! Koskoca başbakan çıkıyor, inanılması güç bir... güç bir... Yani, tanımlayacak sözcük bile bulamayacağım kadar tuhaf, saçma, akıldışı bir iş yaparak partisine AKP (A Ke Pe veya A Ka Pe) diyenlerin edepsiz olduğunu söyleyebiliyor! İyi de, bu partiye “Adalet ve Kalkınma Partisi” adını siz vermediniz mi? Sonra da CHP, DSP vb. diğer parti isimleri gibi, ‘AKP’ olarak lanse etmediniz mi? O zamanlar edepsizin önde gideniydiniz de sonradan mı akıllandınız? Yoksa partinizin ‘adalet’ ve ‘kalkınma’yla ilişkisizliğini fark edip yeni bir imaj çalışmasına mı başladınız? Peki şu “AKP diyen edepsizdir!” saçmalığının iyice yerle yeksan ettiği imajınızı bu sefer nasıl düzelteceksiniz?
Ya partinin İngilizce adı olan “Justice and Development Party” konusunda ne yapacaksınız? Yoksa yurtdışına ve yabancı basına çoktan ültimatomu çektiniz mi: “Partimize Cey-Di-Pi (JDP) diyenler edepsizdir! Bizim partimizin adı ‘White Party’dir.” (Bu arada, partinin İngilizce internet sayfasında ekrana “Bad Request (invalid hostname)” ifadesi düşüyor. AKP sitesinin İngilizce versiyonu bile bu mantıksızlığı kabullenmekte zorlanıyor anlaşılan!.. Eh, ne yapsın zavallı, basit 100101001 mantığının algılayamayacağı kadar karmaşık bir düşünce yapısı bu!)
Ama bu arada, bu ‘AKP’nin aklığı’ imajının ‘sis’in beyazlığıyla çok güzel örtüştüğünü de kabul ediyorum. ‘Ak imaj’ın cuk oturduğu tek yer de burası zaten...
Sis, sinematografik semboller dünyasında korkutucu bir belirsizliğe gönderme yapar. Korkutucudur, çünkü duvar gibi katı olmamasına rağmen arkasını göstermez; bırakın arkasını, içinde ne olduğunu bile göremezsiniz. Bu yüzden bir çok korku filminin vazgeçilmez efektlerinden biridir. Sis deyince ilk akla gelen film de, John Carpenter’ın 1980’de yaptığı ‘The Fog/Sis’tir tabii ki: Antonio Bay adlı bir balıkçı kasabası, aslında tüm varoluşunu ve zenginliğini ‘deniz feneri’yle işledikleri korkunç bir suça borçludur. Açıktan geçen bir gemiyi yanlış yönlendirerek kayalara çarpıp batmasını sağlayan kasaba halkı, açıkça ‘ölü soygunculuğu’ yaparak zenginleşmiştir. Nihayet kasabanın 100. kuruluş yıldönümünde, batırılan geminin tüm yolcuları, adaleti sağlamak, intikam almak için gelecektir. Reaganlı, Thatcherlı, Gorbachovlu, 12 Eylüllü, Evrenli, Özallı iğrenç mi iğrenç bir dönemin hemen başında tam da o dönemi tanımlayan bir film olarak perdeye düşen ‘The Fog’, ABD’nin Ortadoğu’yu yönlendiren fenerini göstermek istercesine 2005’te bir kez daha filme alınmıştı. Peki bu ‘fener’ meselesi size de bir şeyleri anımsatıyor mu?
 Adını ilk kez Ak Saray’ın Ortadoğu taşeronu Beyaz Parti’nin yandaşı medya sayesinde duyduğumuz Deniz Feneri de aynı işi yaptı resmen! Adı faiz olmayan bir faizle paracıklarını çoğaltmaya çabalayan gurbetçi müslüman kardeşlerimiz, ‘ak’ servetlerinin bir kısmını da cennete giden yolu gösterdiği söylenen bir deniz fenerine uyarak yönlendirmişlerdi ya... Şimdi Almanya’da olsaydı çoktan cezaevine girecek bir adamı ülkemin radyo-televizyon yayınlarını denetleyen kurumun başında tutmaya devam edeceksiniz ve edepsiz de ben olacağım, öyle mi! Eh, ‘sis’in ‘ak’ıyla iktidar partisinin beyazı ancak bu kadar örtüşebilirdi! Ve daha içinden geldikleri partinin iç ettiği trilyonlardan söz etme fırsatı bile bulamadık, iyi mi!..
Yaşadığım ülkenin başbakanı bu naçiz yurttaşı ‘iki kere edepsiz!’ mi ilan eder artık, bilemiyorum, ama ben bundan sonra AKP’yi arada bir Beyaz Parti olarak da tanımlayacağım. Elbet bir gün yaktıkları fener yüzünden batan gemilerin yolcuları da geri dönecek ve onlara akla karayı seçtirecektir...

=