Google Play Store
App Store

Telefon çaldı, açtım: -Ben geldim ağabey, aşağıda bekliyorum!

Telefon çaldı, açtım:

-Ben geldim ağabey, aşağıda bekliyorum!

Ahmet Şık’ın akademisyen abisi Bülent Şık’la birlikte baba evlerine gidiyoruz. Kapıdan girer-girmez Fatma Hanım “hoş geldiniz” demeden soruyor:

-Karnınız aç mı?

Ahmet’i “öz kardeşim” saydığımdan hiç tereddüt etmeden “açım” diyorum. Böylece sevgi dolu sıcak bir aile ortamının içinde dahil oluyorum.

Gıda mühendisi olan Yardımcı Doç. Dr. Bülent Şık, “bu ülke ne tuhaf” diyor. Ben kardeşiyle ilgili bir şeyler söyleyecek sanıyorum. Ama öyle olmuyor:

-GDO’lu ürünlerin çocuklara yönelik gıdalarda kullanıldığı ortaya çıktı. Hiç kimse bu konu ile ilgili olarak tepki göstermiyor. İnsanlar çocuklarını sevmezler mi? Niye bu kadar kayıtsız kalıyorlar? Üç beş, akademisyen, gazeteci dışında kimse oralı olmuyor!

                                                      ***

Annenin gözü televizyon haberlerinde:

-Ankara’da gazeteciler yürüyecekti…

Söz doğal olarak Ahmet ve Nedim’e geliyor. Bülent Şık, gözlerden kaçan küçük bir “detayı” aktarıyor:

-Ahmet ve Nedim gözaltındayken Avukat Akın Atalay, savcının Ahmet’in yazdığı kitaplardan habersiz olduğunu belirtip, onları görmek istediğini söyledi. Bunun üzerine Ahmet’in eşi Yonca ile birlikte hızla eve gidip, her iki kitaptan da birer adet alıp geldik, savcıya iletilmek üzere avukatlara verdik.

Savcı avukat Atalay ile yaptığı konuşmanın bir bölümünü inkar eden açıklama yaptı. Ama kitaplar konusunda “habersiz olduğunu ve bunları istediğini” yalanlamadı.

Sanıklar hakkında –aleyhte ve lehte- bütün delilleri toplamak savcının görevidir. Ama burası Türkiye olduğundan bazı büyük detayları, takdim etmek de sanıklara düşüyor:

-Koş Yonca kitapları getir!
 
 
***

Nefret ülkesinin çocukları!

Türkiye’de yaşanan her gelişme, bu ülkenin en küçük hücrelerine kadar sinmiş nefret tohumlarını kendiliğinden ortaya çıkartıyor.

Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması, gazetecilerin, “basın özgürlüğü” meselesini gündeme almasını sağladı. Şüphesiz bu olumlu bir gelişmedir.

Ama bu fırsat bile “nefret kültürünü” dizginleyemiyor. En başta da gazeteci kimliğiyle ortalarda gezinenler, içlerine yerleşmiş koyu karanlığın etkisiyle “bok atma” yarışında var güçleriyle delice bir koşunun atletleri olmayı sürdürüyorlar.

Ahmet Şık’ın Ertuğrul Mavioğlu ile birlikte yazdığı “Ergenekon’u Anlama Kılavuzu” kitabı orta yerde dururken, onu görmezden gelip, polis maniplasyonlarını “veri” olarak kabul edip taarruza geçenler, değişik dozlarda karalama kampanyası için gönüllü olabiliyorlar.

Ahmet Şık’ın bütün meslek hayatı insan hakları ihlallerini ortaya koymak için yaptığı haberlerle doludur. Hepsi de kirli devletin deşifresine yöneliktir. Ahmet’i bu kirli yapının içine yerleştirme gayretiyle aklına geleni yazmak, ancak ülkenin özel hamuruyla açıklanabilir:

-Nefret ülkesinin çocukları!  
 
***

Utanma noktası
Yayınlandığı ilk gün dahil, Taraf gazetesiyle ilgili BirGün sütunlarında çok sayıda “kutlama”, “övgü”, “takdir”, yazısı yazmış bir gazeteci olarak dün gazetenin 10 sayfasında yer alan “gazetecilerin eylem” haberini Ahmet Altan’ın dikkatine sunmadan geçemeyeceğim:

“Gazeteciler Ankara’da yürüdü Ertürk Yöndem de oradaydı!”

Haberin “ayrıntısında” da şu bilgiler veriliyordu: 1990’lı yıllarda TRT’de yayınlanan programında Yöndem, PKK militanlarının parçalanmış cesetlerini teşhir eder, itirafçıları programına konuk olarak çağırırdı.”

Aklıma 1996-97’lerdeki Akit gazetesinin “özel haberleri” geldi. Bir gün sürmanşetten şöyle girdiler:

“Metin Göktepe’yi arkadaşları öldürdü!”

Bu “özel bilginin” kaynağı da haberin içinde duruyordu.

Metin’in kafasına kalaslarla vurarak öldüren ve bir buçuk yıldır duruşmalara gelmeyen katil polisler!

Gazetecinin “utanma noktası” neresidir?

Bunu düşünelim, yeter!
 
***
 
Aygaz Tayyip!

Mersin Akkuyu’ya yapılması planlanan nükleer santralı savunan Başbakan Tayyip Erdoğan, “evlerdeki Aygaz’da da radyasyon yok mu?” dedi.

Bunun bilimsel olarak değerlendirilecek bir tarafı bulunmuyor.

Ancak Erdoğan’ın Üst başlık: Karizmayı çizmek

 “imajıyla” ilgilenenler için “acil durum” ortaya çıkmıştır. Çünkü liderliğinin en önemli özelliği “karizma” olan Erdoğan’ın bunu jiletlemesi gibi bir durum söz konusudur.

Türkiye’nin siyasi tarihinde pek çok örneği vardır. İkisini hatırlamak yeter de artar bile… 1960’larda Osman Bölükbaşı sürekli olarak, diline doladığı TRT’yi eleştiriyordu. Gelişmenin finali şöyle oldu: Tırt Osman!

İzmir’in efsane belediye başkanı Osman Kibar ise kentin her yerini asfaltladı. Kamuoyu bu “çabanın” karşılığı verdi: Asfalt Osman!

Bu santral meselesi “siyasi radyasyon” etkisi yapabilir:

-Aygaz Tayyip!
 
 
***

Radyasyonlu çay bakanı


Çernobil nükleer santralı 1986’da patlayınca, bizim Karadeniz bölgesi çayları da radyasyondan nasibini almıştı. Ama dönemin Sanayi Bakanı Cahit Aral, ülke ekonomisini insan sağlığından çok düşündüğü için “çay içerek” ekranlara çıktı: Korkmayın bize bir şey olmaz!

Birkaç yıl önce Büyükada’daki bir kokteyle eşi ile birlikte Cahit Bey de katılmıştı. En az 10-15 yaş genç gösteren eşi ile Cahit Bey’i kıyaslayanlar şöyle dediler:

-Demek hanımefendi o yıllarda Cahit Bey’e inanıp çay içmemiş!