Kozmik alegori

Elif Dila AÇIKGÖZ
Alper Canıgüz’ün yeni romanı 'Örümcek Burgacı', hem türler arası geçişleriyle hem de keskin toplumsal alegorisiyle son yılların en çarpıcı Türkçe anlatılarından biri olmaya adam. Canıgüz daha önce, 'Oğullar ve Rencide Ruhlar' ile başlayan ve 'Cehennem Çiçeği' ve 'Kıyamet Park' ile devam eden Alper Kamu üçlemesinin yanı sıra 'Gizliajans' ve 'Tatlı Rüyalar' gibi romanlarıyla da edebiyatımıza kara mizahın zeki, melankolik bir tonunu yerleştirmişti. Bu yeni romanında ise mizahı, bilimkurgunun ve politik distopyanın alanına taşıyor ve böylece ortaya hem eğlenceli hem ürpertici bir dünya çıkıyor. Geçmişin baştan kurgulandığı roman, 1974'te, 'hiperdemokrasi' adı verilen alternatif bir rejim altında geçiyor. Bu dünyada her şey halk oylamasıyla belirleniyor: yasalar, bilimsel gerçekler, hatta insanların kaderi bile. Kamuoyu yoklamaları, 'tanrının sesi' yerine geçmiş; uzmanlık, bilgi, hakikat gibi kavramlar çoğunluğun kanaatine indirgenmiş. Canıgüz, bu kavramı mizahın keskin aynasında büyütürken, günümüzün dijital manipülasyonlarını, popülizmini ve sahte özgürlük anlayışını grotesk bir gelecek manzarasına dönüştürüyor.
Bu sistemin tam ortasında, romanın kahramanı Stan LaFleur, bir akademisyenin ölümünü araştırmak üzere çıktığı macera dolu yolculukta, gökyüzünde açılan devasa bir enerji girdabının -yani 'Örümcek Burgacı'nın- anlamını çözmeye çalışırken buluyor kendini. Burgacın, evrenin yapısını bozan bir anomali mi, yoksa insanlığın yarattığı bir kehanet mi olduğu romanın sonlarına dek belirsizliğini koruyor. Canıgüz’ün dili burada, hem felsefi hem oyunbaz bir tonda salınıyor: “Dünyayı çevreleyen kızıl kasnağın içinde ağır ağır örülen bir ağ geldi gözünün önüne. Örümceğin yuvasını kurmak için iki trilyon gezegen arasında neden dünyayı seçmiş olabileceğini düşündü.”
Bu satırlar bir bakıma insanın, kendi kurduğu ağın içinde kıvranan bir varlık olduğuna dair belli belirsiz bir anıştırmaya da başvuruyor. Örümcek Burgacı, evreni saran bu ağın bir parçası olduğumuzu hatırlatırken, bireysel aklın, kolektif yanılsamalar karşısında ne kadar kırılgan ve saldırıya açık olduğunu da gösteriyor. Roman boyunca Evliya Çelebi’den günümüz bilim insanlarına uzanan, neredeyse Borgesvari bir anlatı kuruluyor. Gerçeklik sürekli bükülürken tarih, mizah ve delilik iç içe geçiyor. Bazı sayfalarda Evliya Çelebi, yahut onun kılığına girmiş biri “Esselamu aleyküm!” diyerek okuru selamlarken bazı sayfalardaysa bilim insanları dünyanın karşılaştığı fenomenlerin ne olduğuna “kamuoyu oylamasıyla” karar veriyor. Bu absürd sahneler, Canıgüz’ün kara mizahındaki ustalığın kanıtı olduğu kadar, modern dünyanın çelişkilerine yönelik derin bir eleştiri niteliği de taşıyor.
Bu evrende nedensellik bile halk oylamasıyla belirleniyor ve sonuç, artık bilimin değil çoğunluğun eseri hâline geliyor. Canıgüz, tıpkı daha önceki romanlarında olduğu gibi, zekâ dolu göndermelerle, felsefi tartışmalarla ve kara mizahın keskin diliyle ilerliyor. Ancak 'Örümcek Burgacı'nda bu öğeler, kozmik bir bilmeceye dönüşüyor. Psikoloji ve felsefenin iç içe geçtiği satırlarda her şeyin anlamını 'çoğunluk' belirlediğinde, hakikatle kurulan ilişkinin de kaçınılmaz olarak sarsıldığını seriyor gözler önüne.
Tüm bunlar ele alınarak düşünüldüğündeyse 'Örümcek Burgacı', sadece bir bilimkurgu değil, aynı zamanda çağımızın 'hakikat sonrası' dönemine yazılmış edebi bir alegori olarak çıkıyor karşımıza. Canıgüz, hiperdemokrasinin tuhaf huzurunda uyuyan bir toplumu sarsarken, hepimize aynı soruyu yöneltiyor: “Gerçeğin iplerini elinde tutan kim?”


