Google Play Store
App Store
Krizin faturası çocuklarımıza ödetildi: Öğrenciler aç susuz

Necati Kalafat - İzmir Veli-Der Başkanı

Türkiye’de 20 milyonu aşkın öğrencinin ara tatile girdiği bugünlerde, bir yandan geleneksel 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü’nün tatile denk getirilmesi tartışılırken, diğer yandan eğitim sisteminin kamusal niteliğini her geçen gün yitirdiği, laik ve demokratik özünün ağır bir saldırı altında olduğu bir dönemden geçmekteyiz.

Öğrenciler, geleceğe dair hayallerini ve mevcut eğitim sistemine olan inançlarını kaybetmiş durumdalar.

Bir milyonu aşkın öğretmen ve on binlerce eğitim emekçisi, sistemin açıklarını kapatmak için canla başla mücadele ederken, yoksulluk sınırının altında ücretlerle çalışan eğitimciler, “bir öğretmen dünyayı değiştirebilir” inancıyla umutsuzluğa terk edilen çocukların ve gençlerin geleceğini biçimlendirmeye çalışmaktadır.

Hepinizin bildiği gibi ara tatil dönüşünde, tüm dünyada “Dünya Çocuk Hakları Günü” kutlanacaktır.

Çocuklarımızın ve gençlerimizin nitelikli, demokratik, laik ve dünya ölçeğinde akranlarıyla benzer bir eğitimi alma hakkı anayasal bir haktır.

Bu hakkın kullanılabilmesi için, zorunlu 12 yıllık eğitimin adalet duygusu içinde, parasız ve velilerin ödediği vergilerle bütçelendirilen bir yapıda sürdürülmesi gerekir.

Zorunlu eğitim sürecinde, çocukların her türlü ihtiyacının devlet tarafından karşılanması şarttır.

Oysa bugün gördüğümüz tablo bunun tam tersidir.

Eğitimi “niteliksiz” hâle getirerek kendilerine biat eden, sorgulamayan gençler yetiştirmeyi hedefleyen iktidar sahipleri, kendi çocuklarını yurt dışında özel okullara göndermekte ve geleceği daha başlamadan şekillendiren ayrıcalıklı bir sistemin içine yerleştirmektedir. 
Yoksul emekçi çocukları ise, Meslek Eğitim Merkezlerinde (MESEM) ucuz iş gücü olarak çalıştırılmakta veya ÇEDES ve benzeri projelerle sorgulayan yönlerini kaybedecekleri bir eğitim anlayışının içine itilmektedir.

Birçok öğrencimiz okula beslenme bile götüremediği için, özellikle kız çocukları devamsızlık yapmakta ve hatta okul hayatlarını sonlandırmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı ve hükümet yetkilileri, ülkemizdeki öğretmenlerin, doktorların, gıda mühendislerinin, avukatların ve akademisyenlerin “her gün en az bir öğün yemek ve temiz, sağlıklı suya erişim” çağrılarına kulak vermemektedir.

Bazen bunu bütçe yetersizliğiyle gerekçelendirirken, bazen de “devletin görevinin öğrencilerin karnını doyurmak olmadığı”nı iddia etmektedirler.

Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizin faturasının yoksullara kesildiği bu dönemde, okullarda tutulan öğrencilerin beslenme sorununa bu şekilde yaklaşmak bir politika değil, saf bir kötülüktür.

Kendi çocukları üç saat yemek yemezse “aç kaldı” diye ortalığı ayağa kaldıran iktidar yetkilileri, günlerce sağlıklı yemeğe ulaşamayan ve aç oldukları için dersi dinleyemeyen çocukları görmezden gelmektedir.

Bizler açısından mesele, yalnızca çocukların karınlarının doyması meselesi değildir. 
Bu, ülkenin geleceğine dair yatırımın neye ve kimin üzerinden yapılacağı sorusudur.

Büyük firmaların vergi borçlarını bir kalemde silen, protokol harcamalarıyla itibardan tasarruf etmeyen iktidar sahipleri, çocuklara bir öğün yemek vermeyi “görevimiz değil” diyerek reddetmekte ve parayı nereye harcadıklarını açıkça göstermektedir.

Çocuklarımız bu ülkenin geleceğidir. Bu geleceğin sağlıklı, adil, eşit ve demokratik bir eğitim sistemi içinde yeşermesi zorunludur.

Her ne kadar itiraz etseler de biz talebimizden vazgeçmeyiz.

Okul öncesi eğitim dâhil olmak üzere tüm öğrencilerin sağlıklı gıdaya, temiz suya ve en az bir öğün yemeğe erişimi sağlanmalıdır.

Bu, eğitim sistemindeki tüm sorunları bir anda çözmese de çocuğu, parayı ve iktidarı değil merkeze koyan bir yaklaşımın en önemli adımlarından biri olacaktır.