Google Play Store
App Store

Bir DJ olarak her çaldığım şarkıyı beğenmem gerekmiyor. Müziği “dinlemek” ve “dinletmek” arasında belirgin bir fark olduğunu daha geçen yüzyılda anlamıştım. Elbette beğendiğim şarkıları çalmaya gayret ediyorum ama bunları dinleyici kitlesinin yadırgamayacağı, herkesin beğeneceği şarkılar içinden seçiyorum.

Chill out, düşük tempo, house müzik setleri genellikle en sorunsuzları olur. Bu müzikler hem ortama tatlı bir enerji verir, hem de “asansör müziği” diye gruplandırılan eski şarkılar gibi baymaz. İçkiler içilip, tolerans eşikleri yükseldikçe farklı yaş gruplarındaki konukları bir araya getirecek şarkılara başlarım: Remiksler. Bu işin taçsız kralı olan Ozan Doğulu devreye girer, KÖFN keşke dağılmasıydı, Bedük, Hey Douglas, Soft Analog, Altın Gün, Ayyuka imdada yetişir. Ekip ağırlıkla Türkler’den oluşuyorsa, Harvard Mezunları Buluşması veya ODTÜ Felsefe Grubu Yemeği bile olsa bir aşamada kesin olarak halay, çiftetelli, hatta “Benim kocam kıymalı börek” filan çalınır. Gece biterken farklı müzik zevkleri olan konukların hemen hepsi gelip “Harika bir listeydi, eline sağlık” derler. Cemaati memnun ettim, şimdi sıra kendimde.

Walkman’imle dinlediğim ilk kaset Iron Maiden’in “Somewhere in Time” albümüydü. O zamanlar kulaklarım daha iyi duyduğu için mi veya Iron Maiden’in hala aşılmamış ses kayıt kabiliyeti nedeniyle mi bilinmez, bu kaset uzun süre (kısmen halen) dinlediğim en iyi albümler listesinde kaldı. O günden beri kulaklıkla ilişkim, özgürlükle ilişkimin bir parçası.

Başkalarına müzik dinletirken tüm zihnim kitleyi analiz etmeye odaklanır, kulaklıkla müzik dinlerken keyfimden başka kahyam yoktur. Moda’dan Maltepe’ye uzanan yürüyüşlerimde kulaklığım vücudumun bir parçasına dönüşür. Tool’a bayılırım örneğin, Sepultura, Anthrax, Pantera’yı Türk Sanat Müziği dinleyen Muhsin Bey gibi vecd içinde dinlerim. Kafam biraz bozuksa Joy Division, Type O Negative, Soundgarden... Disclousure, DJ Cam veya Thivery Corporation’u sevmediğimden değil ama kendi kendime kulaklıkla dinlerken elim bir türlü “yumuşak” müziklere gitmez. Katıldığım programlarda, yaptığım konuşmalarda dengeyi korumak için elimden geleni yapıyorum, bari şu anda ben olayım. Buna hakkım yok mu? Bakmayın o güler yüzüme. Ateş hep içini mi yakacak?

Kulaklıkta “başkası” olmaz. Ortalama alman gerekmez. İyi görünmek, kimseyi incitmemek, kimseyi rahatsız etmemek kaygıları kulaklığın dış çeperinden içeri giremez. En yakın dostlarınla bile ortak müzik dinlerken toplumsal kuralların baskısı altındasındır, kulaklıkla sana senden başka kimse hükmedemez.

Jerzy Kosinski’nin 'Adımlar' adlı romanında isimsiz bir öykü: Ülkedeki baskılardan nefes alamaz hale gelen bir üniversite öğrencisi, çareyi gününü umumi tuvaletlerde geçirmekte bulur. Kütüphane veya müzelerin az gidilen yerlerinde temiz ve sessiz tuvaletler keşfeder. Yakın bir arkadaşına bu sırrını açıklar, “Devletin, polisin, otoritenin giremeyeceği yegane yer tuvaletler” der heyecanla. “Faşizm her yere girer ama tuvaletin içine kadar da giremez. Tuvalet benim özgür hissettiğim tek yer, sığınağım, kaçış yerim.”

Bir gün bir profesör bu gence “parti yönetimi” hakkında fikirlerini sorar. Genç sakin görünmeye çalışarak yanıt verir: “Bu yönetim totaliter devletin baskıcı yönlerini yansıtıyor ve tümüyle insanlıktan yoksun görünüyor.” Amfide buz gibi bir sessizlik olur. Herkes gencin ipinin çekildiğini anlar. Çok geçmeden genç üniversiteden kovulur.

Kosinski yaşasa, faşizmin tuvaletleri de ele geçirdiğini görmüş olurdu. Artık hepimiz her yere telefonlarımızla gidiyoruz. Erkek tuvaletlerinde pisuarın önünde bir elleriyle pipilerini tutan, bir elleriyle de mesaj yazan tipler duruyor. Kapalı umumi tuvaletlerden düşen mesajların sesleri geliyor.

Jeff Bezoz donumuzun rengini, Bill Gates, Mark Zuckerberg ve Tim Cook cinsel fantezilerimizden, kişisel zayıflıklarımıza kadar her şeyimizi biliyor. Kan grubumuzu ve kullandığımız ilaçları telefonumuza biz giriyoruz, bileğimizdeki saat kan basıncımızı anlık raporluyor. Visa ve Master Card’a üstüne para ödeyerek verdiğimiz finansal bilgilerimiz, silinenler dahil tüm mesajlarımız, on beş yıl önce bugün Türkiye saatiyle 13:51’de tam olarak nerede olduğumuza kadar bütün bilgilerimiz Amerikalı bir avuç insanın elinde. Bir de casus arıyoruz.

Metrobüste, vapurda, trende işine veya okuluna gitmek için saatler geçiren milyonlarca insan, kulaklıklarının kozasına sığınıp müzik dinliyor. Parkta, sokakta, hatta evde, dünyadan, hayattan, gerçeklikten bunalmış gençler kulaklığın özgürlüğüne sığınıyorlar. Kulağın içine sokulan minik hoparlörler, özgür olabildiğimiz tek yer olan iç kulak odacığını notalarla dolduruyor.

Bugün otorite 1968 yılındaki Polonya’dan çok daha güçlü. Gücü elinde tutanlar devletlerin çok üzerinde bilgiye sahip hiper zenginler. Taşeronlarına bu bilginin kırıntıların verip karşılığında bölgesel düzen istiyorlar. Çünkü nakit akışı için, itaatkar köleler gerekli.

Taşeronların elinde kırıntıdan başka bir şey daha var: Fiziksel güç. Silahlardan, silahlı insanlardan, tartısı olmayan hukuk sisteminden, bireyi linç etme ve sonra da hapsetme yetisinden kaynaklanan üstünlük. Düpedüz şike yani. Tartışmalar hep sokakta yaşayan yetimler ve babasına güvenen zengin çocukları arasında geçmiyor mu?

Dipsiz bir iğrençlik, utanmaz bir vasatlık, ikiyüzlülük, şarlatanlık... Hayatın her alanında, her tarafımızda. Farkında değil miyiz sanıyorlar? Ne yapalım? Nereye kaçalım? Nereye sığınalım?

Üniversiteden atılan gence kimse ulaşamıyor. Bir gün üniversitedeki memurlardan biri onun intihar ederek öldüğü haberini veriyor. Memur küçümseyen bir gülüşle ne iğrenç koşullarda intihar ettiğini anlatıyor: Kendini bir helada öldürmüş.

Vapurdan indim, beni Moda Parkı’na kadar götürecek bir albüm seçeyim: Slayer, Reign in Blood. Bu olur. Play.

Yazarın Son Yazıları