Google Play Store
App Store

İktidardan özgürlükçü bir çözüm beklemek saflık değilse ortada başka hesap var demektir. Kürt hareketi Türkiye’nin demokrasi mücadelesinden kopmamak için üzerine düşeni yapmalıdır. Tarihin çağrısı budur.

Kumpas ve İmralı açmazı
Fotoğraf: Depo Photos

İddianamenin ortaya çıkmasından ve mahkemece kabulünden sonra Ekrem İmamoğlu ve İBB dosyasının siyasal bir operasyon olduğu bütün boyutlarıyla gözler önüne serildi. Evet, net bir saldırıyla karşı karşıyayız ve hamle ancak siyasal bir mücadeleyle püskürtülüp yenilgiye uğratılabilir.

Bu nedenle, dosyadaki kanıtları ortaya konulamayan ve sadece itirafçı ifadelerine dayanan suçlamalar teker teker çürütülürken, aynı zamanda iktidarın siyasal niteliğini, ideolojik tavrını ve hedeflerini teşhir edip düzeyi yükselten bir mücadele anlayışını esas almak gereklidir. Bu bir ideolojik-siyasal mücadele olacaktır.

Tarihsel anlamı da bulunan bu mücadele yürütülmeden iktidarın asıl amacını, cumhuriyete karşı tutumunu sıradan yurttaşın gözünde netleştirmek zordur. En iyi olasılıkla, kötü niyetle yürütülen ve haksız olan bir yolsuzluk soruşturması yapıldığını düşünür, o kadar.

Oysa; AKP iktidarı yeni bir rejim kurmaya çalışıyor. Türkiye’yi dinci-faşizan bir totaliter rejime sürüklemeye kalkışan bir güçle karşı karşıyayız. Erdoğan-AKP iktidarı cumhuriyeti büyük ölçüde tasfiye etti ama yerine yeni bir rejim kuramadı. Buna görgüleri, bilgileri, insan kaynakları, donanımları ve güçleri yetmedi. Ayrıca 23 yılı, esas olarak kurmak istedikleri rejimin dayanacağı yeni zenginler sınıfını ve toplumsal tabanı oluşturmak için kullandılar. Bu süre doğal olarak kamu kaynaklarının talan edildiği bir dönem olarak yaşandı.

SİYASAL MÜHENDİSLİK

İktidar ortağı olan FETÖ ile yolların ayrılması, darbe girişimi, toplumsal muhalefetin direnişi (Gezi vb. eylemler) de AKP’nin “Kutlu Dava” dediği hedefe ulaşarak, düşük yoğunluklu da olsa bir şeriat rejimi kurmasını geciktiren başlıca etkenler oldu. Bu süre içinde AKP gücünü ve etkisini yitirmeye başladı ve 2019’dan itibaren üst üste seçim yenilgileriyle sarsıldı. Tarihin takvimi siyasal İslamcı iktidarı sıkıştırmaya başladı.

İktidar giderek meşruiyetini yitirme sürecine girdi. İktidar bloku çözülmeye, toplumsal tabanı dağılmaya başladı. Çünkü yağmalanan ülke kaynakları tükenmiş, derin bir ekonomik kriz toplumu sarmaya başlamıştı. Yolsuzluk ve sefalet yakın tarihin en yıkıcı sosyal sorunu hâline gelmişti.

İşte bu nedenle Erdoğan-AKP iktidarının zamanı daralıyordu. Kendi rejimlerini geri dönüş eşiğini aşacak şekilde ya da düzeyde (kurumsal olarak) kuramamışlardı. Bu nedenle kayıtsız şartsız yeni bir döneme, ek bir iktidar süresine ihtiyaç vardı. Bu amaçla iki hamle yaptılar.

Birincisi, “İmralı Süreci” adı verilen ve Kürt hareketini yanına çekmeyi amaçlayan girişimdi. İkincisi ise seçimde Erdoğan’ı rakipsizleştirecek bir operasyondu. Bu hedefler için devletin şiddet aygıtlarını, adliye ve polisi harekete geçirmekten başka güç yoktu ellerinde. Öyle de yaptılar. İBB soruşturması hem Erdoğan’ı rakipsizleştirme hem de cumhuriyetin imha edilmesinin önündeki tek kurumsal engel olarak kalan CHP’den kurtulma operasyonudur. Bir siyasal mühendislik girişimi, bir komplo (kumpas) eylemidir.

CASUSLUK KUMPASI

Asıl amaç; ülkeyi dinci-faşist bir diktatörlük düzenine ya da İslamcı-faşizan bir totaliter rejime taşımaktır. Bu tarihsel ve siyasal bağlam kurulmadan, ideolojik arka plan veya motivasyon anlaşılmadan olan biteni tam olarak kavramak zordur. Bu nedenle ideoloji eksenli bir mücadele şarttır.

Benim de tutuklanmama gerekçe yapılan ve esas olarak TELE 1’e el konulması amacıyla başlatılan “casusluk” soruşturması tam anlamıyla beşinci sınıf bir kumpastır. Çünkü üçüncü sınıf bir kumpas bile bir düzeye, zihinsel (zeka) bir çabaya dayanan bir boyuta sahiptir.

Yalana ve iftiraya dayalı olan, yorum ve varsayımdan ibaret bulunan dosyayla bir kanıt ve hukuksal gerekçe üretilmeye bile ihtiyaç duyulmayan bir kumpas rezaleti. Ancak önemlidir. Çünkü kamuoyu “Bu kadar da saçma bir şey olmaz” dedi ve konuyla ilgilenmedi.

Oysa durum öyle değil. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in “Bir yalan ne kadar büyük (ve saçma olursa), inandırıcılığı da (başlangıçta) o kadar büyük olur” taktiği bu olay için de geçerlidir. Casusluk kumpasının hep tekrarlandığı iki hedefi ya da amacı var.

Birincisi, Türkiye’nin en etkili yön tayin eden ve ciddi izleyici kitlesi olan TELE 1’e el koyarak beni ve arkadaşlarımızı susturmak. Çünkü bir referans kanalı olan TELE 1’in toplumsal ve ideolojik etkisi büyüktü. Dahası boyun eğmeyen bir yayın çizgisi izliyordu. TELE 1’e kayyum atanması, kara para operasyonları nedeniyle Flash TV’ye ve Habertürk’e kayyum atanmasından nitelik olarak farklı. TELE 1’e siyasal nedenlerle el konuldu. Mahkeme kararında bu durum çok açıktır.


Bu nedenle basın özgürlüğüne yönelik, hukuka ve anayasaya aykırı ağır bir saldırı söz konusudur. Gazeteci arkadaşlarımız ve basın meslek örgütleri bu konunun üzerine gitmelidir. TELE1’e yayın çizgisi, yani düşünceleri nedeniyle çöküldü. İkincisi; Ekrem İmamoğlu için yedek bir tutuklama kararı çıkarmaktır. Çünkü iddianamenin içini dolduramadılar. Sunabildikleri tek bir kanıt yok. Suçlamalar E.İmamoğlu’na ulaşamıyor. Bu nedenle de tutukluluk halinin bu davada sürdürülmesi zor gözüküyor.

İşte bu yüzden de İmamoğlu için ikinci bir tutuklama kararı çıkarmaya gerek duydular. Casusluk soruşturmasının anlamı budur. Davaya kaynaklık eden Hüseyin Gün’ün apar topar ‘ana’ davaya yönetici olarak monte edilmesi de yine aynı nedene dayanıyor. Dolayısıyla, toplumsal ve siyasal muhalefeti paralize etme operasyonunu casusluk suçlaması üzerinden sürdürmeye çalışacaklar.

Hem gazeteci arkadaşlarımız hem de muhalefet (özellikle CHP) bu durumu dikkate alan bir yerden mücadele dilini kurmalıdır.

Çünkü bu dava yani ‘casusluk’ kumpası ve TELE1’e el konulması neredeyse unutuldu. Oysa birkaç duruşma sonrasında İBB davasında tahliyeler gelir ama Ekrem Başkan Silivri’de kalmaya devam edebilir.

Bu olasılığa ve hesaba hazırlıklı olunmalıdır. AKP ve MHP, iktidarının tarihsel ve siyasal ömrü tükendi. Öncelikle tespit edilmesi gereken olay budur. Ancak bir iktidarın -bazı tarihsel koşullarda- siyasal ve tarihsel ömrünün bitmesiyle fiili iktidarın sonlanması arasında bir zaman farkı olabilir.

NASIL BİR TUZAK KURULDU?

Hiçbir iktidar; uygun demokratik koşullar bulunmuyor ve onu almaya niyetli, bunun için mücadele eden bir örgüt (parti) yoksa kendiliğinden değişmez.

Bugün iktidarı almaya niyetli ve bunun için mücadele eden bir muhalefet gücü var. Bu güç Özgür Özel ve ekibinin yönettiği CHP ile sol siyasal hareketler ve partilerdir.

Mevcut CHP yönetiminin K.Kılıçdaroğlu’ndan farkı da budur. CHP’ye yönelik bir imha operasyonu başladı. Ben gazetecilik ve siyasal hayatımda bir durumu ilk kez gördüm. Gözaltına alınıp siyasi şubeye yani ‘Terörle Mücadele Müdürlüğü’ hücrelerine götürüldüğümde, orada duvarlardaki yazıları okudum. Bilenler bilir; o hücrelerin duvarlarından hep çeşitli sosyalist örgütlerin ve devrimci grupların adlarının kazındığı yazılar olur. Elinde olan çeşitli araçlarla (Daha çok zeytin çekirdeği kullanılır. Çünkü yiyecek olarak zeytin, ekmek ve su verilir) insanlar legal ve illegal örgüt adlarını bazen de bu grupların sloganlarını yazarlar.

1970’li yıllardan ve 12 Eylül Darbesi’nden bu yana bu böyledir. Ben o duvarlarda ilk kez CHP ve ‘Altı Ok’u gördüm. Rejim CHP’ye neredeyse terör örgütü muamelesi yapıyordu. İktidar ile CHP kapışması sanılandan daha sert cereyan ediyor aslında. Ben bunu ne 70’li yıllarda ne 12 Eylül döneminde ne de Ergenekon tertibi sırasında gördüm. Önemlidir, not düşeyim istedim. İktidar, CHP ve partili belediyelere karşı tutuklama dalgasını başlatırken diğer yandan da Kürt siyasal hareketini yanına almak için harekete geçti.

Amaç AKP, Erdoğan iktidarının ömrünü uzatmak, böylece eksik kalan rejim değişikliği sürecini tamamlamaktı. MHP bu sürecin ‘Azap’ birliği ya da öncü gücü olarak kullanıldı. Şunu unutmamak lazım yeni çözüm süreci; bölgesel gelişmeler bir yana bırakılırsa anlamlı bir iç dinamiğin zorlaması veya sıkıştırması olmadan birden bire ve iktidar bloku tarafından başlatıldı. Elbette kayıtsız kalınamazdı. Ve öyle de oldu. Ancak asıl amaç gözden kaçırıldı. Hedef, Erdoğan-AKP iktidarı için ek bir süre yaratmak, yeni bir cumhurbaşkanlığı dönemi sağlamaktı.

Öncelikle görmek gerekiyor ki; amaç demokratikleşme sağlamak değildir. Ülkede faşizan ve despotik bir rejim hüküm sürerken Kürt sorununun adil, demokratik ve onurlu bir çözümü mümkün olamaz. Siyasal İslamcı ve faşist partilerin iktidarından özgürlükçü bir çözüm beklemek eğer saflık değilse ortada başka bir hesap var demektir. Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz.

Bir yandan CHP’yi paralize hatta imha etmeye kalkışan, diğer yandan da Kürt hareketini yedeklemeye çalışan; İslamcı faşizan iktidar, ülkenin demokratik ve sol güçlerine, cumhuriyetçilere ve yurtseverlere tuzak kuruyor. Amacına ulaşır ulaşmaz yapacağı ilk şey; tıpkı 2015’te olduğu gibi Kürt hareketini (Bu kez DEM’i) tepelemeye çalışmak olacaktır.
Olguların seyrinde son olarak İmralı’ya giderek Öcalan ile görüşme olayında bile bir ‘ihanet’ kokusu var. Öcalan ile elbette görüşülebilir. Sürecin en önemli aktörlerinden biri de Öcalan’dır. Sorun burada değil. Ortada bir tuzak var. İktidar ilerde gerçekleşecek olası “ihaneti” için zemin hazırlamaya çalışıyor. Bu amaçla da ilerici muhalefetin en büyük gücü olan (bütün eksiklerine karşın) CHP’yi sürece dâhil etmeye çalışıyor. Bu amaçla “İmralı heyeti”ne üye vermelerini istedi… Olmadı.

CHP TUZAĞI BOZDU

CHP İmralı heyetine üye vermeyerek tuzağı bozdu. Çok da doğru yaptı. İktidarın ileride CHP’nin üzerine yıkmaya çalışacağı “suç” tezgâhını boşa çıkardı. DEM ise bu tuzağa düştü. Çünkü sürecin bu aşamasında, konumun Öcalan ile Meclis Grubu’nun görüşmesine sıkıştırılmasının hiçbir anlamı yoktu. Ne Anayasal dayanağı ne de hukuksal zemin hazırlanmadı. Konuya ilişkin hiçbir yasal düzenleme yapılmadı. Hukuksal adımlar atılmadı. Süreç yasal güvenceye alınmadı. “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” komisyonunun, bu haliyle, “Orman Yangınlarını Araştırma Komisyonu’ndan bir farkı ve yasal yetkisi yok. Durum böyle olunca, İmralı görüşmesi tam anlamıyla bir siyasal oyalama ve kandırmaca, daha da önemlisi bir siyasal “tuzak” olmanın dışında bir anlam taşımıyor.

Nitekim Komisyonun (AKP-MHP -DEM) İmralı ziyaretinin gizlenmeye çalışması da bunun en büyük kanıtıdır. AKP’li üye Hüseyin Yayman’ın önce “gitmedim” demesi, sonra tutanakların “gizli” olduğunu belirterek gerek komisyona, gerek ise kamuoyuna açıklamaması, olayı tam bir komediye çevirdi. Ziyaretin ertesi günü ve sonrasında yandaş gazetelerin ilk sayfasından böyle önemli bir olay haber yapılmadı. İktidar TV’lerinde her gün muhalefete yalan ve iftirayla saldırdıkları hiçbir programda yer verilmedi. Adeta bu olay yokmuş gibi davranıldı. Ortada tam bir siyasi pespayelik var. CHP’nin son derece doğru davrandığı anlaşılıyor.

İktidar muhalefet blokunu parçalamaya ve Kürt hareketini yanına almaya çalışıyor. Buna izin verilmemeli. DEM ve Kürt liderler, sözcüler; “Ne yapalım AKP ve MHP iktidar, mecburen onlarla görüşmek ve hareket etmek zorundayız. Muhatabımız” diyorlar. Bu yaklaşım doğru değil. Bu iktidarın ömrü tükendi, ona “yaşam öpücüğü” vermenin vebali büyük. Dinci-faşist iktidarın ömrünü, mikro milliyetçi bir bakış ve etnik çıkarla nedeniyle uzatmasını sağlamanın tarihsel sorumluluğu ağırdır. Kürt hareketi Gezi direnişinde yaptığı hatatı tekrarlamamalı. Yapılacak şey; demokratik muhalefet bloku ile hareket edip iktidarı, dolayısıyla “muhatabı” değiştirmeye katkıda bulunmaktır. İstanbul’da Ankara’da diktatörlük varken Diyarbakır’da Mardin’de demokrasi olmaz. Demokratik bir ülke yaratmadan Kürt sorunun da adil ve onurlu çözümü gerçekleştirilemez.

KÜRTLERDE TARTIŞMA

Barış Terkoğlu’nun 24 Kasım’da Cumhuriyet’te çıkan yazısı bu bağlamda önemli. Çözüm süreci, AKP-Erdoğan iktidarının ömrünü uzatmaya yöneliktir. Kürt hareketi liderliği de bunu görmüş ve “olur” diyerek pazarlığa girişmiş. Terkoğlu’nun yayınladığı önceki döneme ilişkin tutanaklar bu tespitimizi doğruluyor. CHP’ye bir tuzak kurulduğu anlaşılıyor. Kürt hareketi küçük milliyetçi hedefler ve etnik çıkarlar nedeniyle bu pazarlığa “evet” demiş görünüyor.

Bu durumun Kürt hareketinde bir tartışmaya yol açması kaçınılmazdır. Her şeyin bir kişinin tahliyesine indirgenmesi (bu süreçte) hareketi uzun süredir yöneten ve iktidara güvenmeyen toplumcu ve daha “sol” yönetici ekibin tasfiyesi gerçekleşmeden zordur. Öyle de olacaktır.
Türkiye’yi ancak birleşik bir mücadeleyle özgürlüğe, demokrasiye, kardeşliğe ve eşitlik idealine taşımak ya da yaklaştırmak mümkündür. Fantastik tezlerle ve hedefler bu süreçten asıl amacı (iktidarın konumunu) gizlemekten başka bir işe yaramaz.

Lenin, ulusal sorun ve sömürgecilik hakkındaki bir makalesinde; “Ezilen ulusun milliyetçiliği hoş görülür” diyor. Bu sözler ulusal sorun konusundaki bütün tartışmalardan bizi adeta teslim aldı. Oysa Lenin; ezilen ulusun milliyetçiliği iyidir, desteklenmelidir, teşvik edilmelidir demiyordu. Biz neyi “hoş” görürüz? Bir kabahati, kusuru değil mi? Lenin ezilen ulus milliyetçiliğini bir ”kusur” ya da “kabahat” olarak görüyordu. Öyledir de… Biz çok uzun süredir “hoş görmenin” çok ötesine geçtik. Bütün hayatımız Kürt hareketine destek olmakla geçti neredeyse. Şikâyetçi değiliz.

Artık, Kürt hareketi bir kez de kendisi Türkiye’nin ya da Türklerin demokrasi mücadelesinden bu tarihsel dönemeçte kopmamak için üzerine düşeni yapmalıdır. Tarihin çağrısı budur.