Google Play Store
App Store

Arkadaşım Mehmet bana evini gösterdi. 8 yıllık borca girmiş, deniz gören mis gibi bir ev almış.

Arkadaşım Mehmet bana evini gösterdi. 8 yıllık borca girmiş, deniz gören mis gibi bir ev almış. Hayatı felsefeyle, kitapla, küçük burjuva değerleriyle alay etmekle geçen koca Mehmet, baktım çocuk gibi anlatıyor evin özelliklerini.

Mehmet rahat yaşamadı. Bir sürü acılar çekti. Hepsini biliyorum. Onun bu “dünya malı”na böylesine bağlı olması hem içimi burkuyor, hem de nedense onun adına seviniyorum. Kardeşim mutlu olduğu için ben de mutlu oluyorum. Tüm ayrıntıları çok merak ediyormuşum gibi ciddi ciddi soruyorum. Onun mutluluğu bana yansıyor, benim mutluluğum ona.

Ev turu bitip balkondaki koltuklara oturduğumuz an Mehmet bir sigara yakıyor ve diyor ki: “İlyas, bu eve abim de geldi; öz abim. Onu da gezdirdim. Deyyus bu evi öyle bir kıskandı ki, alı moruna karıştı, rengi attı. Ben gezdirdikçe o kişilik değiştirdi. Telefonla konuşmaya başladı, karşıdakileri azarladı, sonra benimle kavga etti. Birkaç tanıdık daha geldi senden önce, kimse senin gibi mutlu olmadı burayı gezerken. Hoş, niye mutlu olsunlar ayrı konu. Ama niye mutsuz olsunlar, bi düşünsene bunu. 45 yaşında bir arkadaşları üç oda bir salon ev aldı, bunu da borçla aldı, kimseye itlik yapmadan aldı. Bundan niye mutsuz olsunlar?”

Dünyanın yüz ölçümü, 500.000.000.000.000 m2; Mehmet’in evi 130 m2. Kardeşleri, dostları, tanıdıkları; Mehmet’in 45 yaşında bir ev sahibi olmasını niye kıskanıyor?

Bazen zamanı geri almak istiyorum. Hayalimde “Kürtler” geliyor ve “Türkler”le konuşuyor. “Kardeşler, Kurtuluş Savaşı’nda beraber savaştık, bu ülkeyi birlikte kurduk. Ama sonra şartlar değişti, bizi birden bire “Türk” ilan ettiniz. Savaş yıllarıydı, ülke güçsüzdü, hadi o zamanları deşmeyelim pek. Ama şimdi aradan bunca zaman geçti. Savaşlar bitti, Sovyetler yıkıldı. Kutup filan kalmadı.

Biz ayrı bir eve çıkıyoruz, haberiniz olsun. Bu da gönül rızasıyla olsun istiyoruz. Biz kendi ülkemizi kuralım ama Almanya ile Hollanda veya Çek Cumhuriyeti ile Slovakya gibi zaten yine içiçe olacağız. Aramızda sınır, hır, gür olmasına imkan yok. Kardeşiz lan biz... Burada birbirimizi yiyeceğimize, elele verelim ve dünyanın en güzel iki ülkesi olalım. Ne dersiniz?”

Türkler toplanıyor, aralarında konuşuyorlar. Sonra karar veriyorlar; “Kardeşlerimizin böyle bir isteği var. Onlara saygı göstermek gerek.

Hem ne yapacağız, kavga mı edeceğiz? Kavgayla biter mi bu iş? Şimdi bir kavgaya girişsek bundan herkes zarar görür. Çocuklarımız böyle bir savaşta ölür ve öldürür. Biz çocuklarımızı ne katil yapmak istiyoruz, ne maktul. Hem de ne için; can yoldaşımız sevgili Kürt kardeşlerimizi yok etmek için; Kürt çocuklarımızı da aynı şekilde katil veya maktul yapmak için; milyonların enerjisini bilime, sanata, müziğe değil, cinayete, kine, fesatlığa akıtmak için; etki tepkiyle her iki tarafı da, faşist, maço, bağnaz, cemaatçi, erdemsiz, geri toplumlar haline getirmek için...

Olmaz böyle şey. Kürt kardeşim istediğini elde etmeli. Biz de o gün bayram yapmalıyız. Bir tek insanımızın dahi, böyle ahmakça bir savaş uğruna ölmesine izin vermemeliyiz.

Kürt kardeşimin isteği, benim de isteğimdir. Hadi elele verelim. Hiçbirimizin eli kana bulanmadan, bize yakışan bir hareket yapalım.”

Kürtler ve Türkler öpüşüyorlar. Sonra bir Kürdistan kuruluyor. Bu hemen oluveriyor, hiç oyalanmadan.

Kürt çocuklar kendi dillerinde eğitim alıyorlar. Zaten iki ülke arasında bir sınır filan hiç olmuyor. Savaş olmadığı için askerler tüm gün çift kale maç yapıyorlar. Cudi dağlarında şenlikler tertipleniyor, Çukurca’nın tepelerinde havai fişekler patlıyor.

Ceyhun büyük bir tamirhane açıyor. Buraya hurda giren araba, sıfır kilometre çıkıyor. Halil iki aylık askerliğini bitirir bitirmez, Rize’ye dönüyor ve orada kivi ekmeye başlıyor. Hewram jeoloji mühendisi oldu, Colemerg’de bir şirkette çalışıyor. Ceylan isimli bir kız var, eskiden olsa çobanlık yapması gerekirdi ama ailesi köy evlerini turistik pansiyona çevirdi, biraz paraları oldu. Pastacılığa merak sardı Ceylan, Roma’da ve İstanbul’da okudu. Geçen gün Amed'de, minik bir cafe açtı. Hepinize hayırlı işler çocuklar.

Kürtler, Türkleri evlerine buyur ediyorlar. Uzun bir konvoy oluyor. Ormanları, dopdolu köyleri, tarlalarda çalışan gürbüz insanları görüyorlar.

Türkler mutluluktan havaya uçuyor ve Kürtlere sarılıyorlar.

“Yapacak çok iş var daha” diyor Türkler, ”Ekolojik tarım, doğa turizmi, arkeolojik kazılar filan var bir sürü. Birlik olalım ve tüm bu projeleri birlikte yapalım.”

Kürtler de gülüyorlar, “Beraber yapacağız her şeyi kardeşim” diyorlar. “Zaten hep, beraber yapmadık mı?”

O sırada geri kalmış ülkenin birinde bir başbakanın, “Vatan için kurşun atan da, yiyen de şereflidir” diye bir laf ettiği kulaklarına geliyor. Çok üzülüyorlar.

“Ah şu cahillik” diyorlar. “Yazık o ülkedeki insancıklara. Bu zihniyetle heba olacaklar, kahrolocaklar, hep ağlayacaklar. Varlarını yoklarını, canlarını, onurlarını silah tüccarlarına verecekler. Ne yapsak ki onları vazgeçirmek için?”

Akıllarına “örnek olmak”tan başka bir şey gelmiyor. Öyle de yapıyorlar.

Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, İsrail, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Yunanistan, Bulgaristan... Hepsi Türkler ve Kürtler’i örnek alıyor ve elele veriyorlar. Kocaman bir birlik haline gelip, tüm dünyaya örnek oluyorlar.

Zamanı geri alıyorum. Ve keşke her şey böyle geçseydi diyorum.

Mehmet o evi aldıktan iki yıl sonra kanser olduğunu öğrendi. 6 ayda tükeniverdi. Cenazesinde abisiyle karşılaştım. Hüngür hüngür ağlıyordu.

Evi sorarsanız, taksitleri ödenmediği için banka haciz koydu.

Burada da masal bitti.