Google Play Store
App Store

Jeffrey Epstein dosyaları açıldığından beri alışılageldiği gibi ilerliyor her şey. İsimler sıralandı, uçuş listeleri dolaşıma sokuldu, kimi gerçek kimi spekülatif fotoğraflar tekrar tekrar paylaşıldı.

İddiaların ilk ortaya çıkışından bu yana yıllar geçti. 2019 tutuklamasının ardından şimdi kimsenin okuyamayacağı kadar kalabalık bir dosyanın kamuoyuna yansımasıyla oluşan kakafoni bir süre daha gündemi tutacaktır. Ancak ortaya dökülen korkunç olaylar zinciri ve vahşi suçlara rağmen somutlaşan bir adım, yargıya taşınacak, cezaya dönüşecek bir müdahale henüz yok. Bir süre sonra ise her şey sıradanlaşacak. Oysa bu dosyalar, tek bir adamın suçlarını değil, dünyanın en güçlü ağlarının nasıl sessizce suç ortağı olabildiğini gösteriyor. Sorun bireysel ahlaksızlık değil; onu mümkün ve sürdürülebilir kılan küresel bir düzen.

Epstein dosyaları, adaletin nasıl sınıfsal işlediğini gösteren neredeyse ders niteliğinde bir vakadır kanımca. Aynı suç, sıradan bir fail için ömür boyu hapis anlamına gelirken; servet, ilişkiler ve statü söz konusu olduğunda bir kişinin/kişilerin seri suçlar diziminde “özel anlaşmalar”, geciktirilmiş davalar ve tozlu raflar devreye giriyor. Burada hukukun suskunluğu bir eksiklik değil; bilinçli bir tercihe dönüşüyor.

Epstein vakasında en rahatsız edici olan, suçun gizli kalmış olması değil. Herkes tarafından bilinir olanlar. Asıl kriz, her şey açığa çıktığında bile neredeyse hiçbir şey olmaması. Yıllar boyunca fısıldananlar, yazılanlar ve Epstein’in tutuklanmasına uzanan sürece rağmen sistemin görmezden geldikleri. Hapishanede “intihar eden” failin, sayısız güçlü ve suçluyu aklamaya ya da korumaya malzeme olması. Asıl soru tam da burada duruyor! Herkesin gözü önünde konuşulan derin suçlar, irkiltici gerçekler nasıl olur da sıradanlığa terk edilir, dedikodu ve magazin malzemesi olmaktan öteye taşınamaz?

Bu sorunun cevabı bizi ahlâktan çok iktidar ilişkilerine götürüyor. Para, statü ve bağlantılar devreye girdiğinde hukuk esniyor, medya temkinli ya da magazin düzeyinde yaklaşıyor, kamuoyu ise zamanla yoruluyor, sıkılıyor, alışıyor. Epstein dosyalarının başına gelen tam olarak buydu. Gerçek, haberleştirildi ama magazinleştirilerek etkisizleştirildi. Dehşet, tüketilebilir bir içeriğe dönüştü. İfşa çağında yaşıyoruz; ama adalet çağında değil. Bilgi dolaşımda, vicdan ise askıda.

Bu mekanizmayı yıllardır sinemada izliyoruz. ABD’de fraternity–sorority kurum, kulüp kültürü etrafında dönen sayısız film bize gizemli, gerilimli öyküler sunuyor. Alkol, uyuşturucu, cinsel şiddet, örtbas edilen ölümler… Katolik kilisesinin karanlık koridorlarında istismar suçları… Çeteler, tarikatlar, kurbanlar… Bu filmlerde zengin ve “gelecek vadeden” gençlerin, iktidar gücü olan ailelerin, siyasetçilerin, itibarlı din adamlarının, makamların dokunulmazlığı sistematik bir ayrıcalık olarak sunulur. Bunlar bir tür abartı, izlenme oranı getirecek bir anlatı kolaylığı olarak kurgusaldır. Meğer bilmeden belgesel izliyormuş insanlar!

Sayısız filme konu olan çürümeyi; şimdi aklımıza bile getiremeyeceğimiz, filmlerde bile o kadarıyla karşılaşmadığımız, konu edilse gerçeklik ihtimalini sarsarak filmin kaderini etkileyecek uç örneklerle bu dosyada izliyoruz. Aynı hikâyenin, korku filmi estetiğine bile ihtiyaç duymayan gerçek versiyonu önümüzde duruyor. İnsan eti yendiği, kan içildiği gibi iddialar ortada uçuşuyor. Amerikan rüyasının karanlık bodrumundaki çarpıcı gerçeklik bu kez magazinselleşerek gerçeğin üstünü kaplıyor. Oysa Epstein dosyaları, sinema anlatılarının fantezi değil, sınıfsal bir gerçeğin yansıması olduğunu gösteriyor.

Bu küresel ahlaksızlık düzeni, yalnızca ABD gibi güç merkezi ülkelerde karşımıza çıkmıyor. Dünyanın farklı coğrafyalarında benzer bir desenle karşılaşıyoruz. Kurumlar, kendi itibarlarını korumak için mağdurları sessizliğe mahkûm ediyor. Suç bireysel olmaktan çıkıyor, kurumsal olarak yönetiliyor. Hukuk, güçlüler için bir kalkan; güçsüzler için bir tehdit haline geliyor. #MeToo sürecinde de benzer bir gerilim yaşandı. Konuşmak mümkün oldu ama adalet yerini bulmadığında, yük yine mağdurların omuzlarında kaldı. Skandal gündemi; hareketlendirirken tetiklediği iştahı doyurmakla yetindi. Hatta kimi durumda adalet terse işledi. İfşa kimi zaman ardına aldığı meşru rüzgârla asılsız ithamlar için güçlü bir silaha dönüştü.

Bu noktada ortaya çıkan bir başka tehlike ise adaletin kamusal ve kurumsal niteliğini kaybetmesi. Son dönemde ABD’de ICE karşıtı eylemler büyürken görülen gerilim bunun işaretlerinden. Devletin hukuku, koruması gerekenleri korumadığında, üstünler hukuku devreye girdiğinde; sokak kendini adaletin öznesi gibi hissetmeye başlıyor. Kendi adaletini tahsis etmeye girişiyor. Bu, haklı bir öfkenin meşruiyetini kaybetme riski taşıdığı çok tehlikeli bir eşik. Hukukun işlemediği yerde yalnızca suç değil, şiddet de çoğalıyor. Bugün ICE eylemlerinde görülen şey, yalnızca göç politikasına yönelik itiraz değil; “Bizi korumayan bir hukuk düzenine daha ne kadar güvenebiliriz?” sorusunun sokakta yankılanması. Bu soru cevapsız kaldıkça, küresel ahlâksızlık yalnızca yukarıda değil, aşağıda da yıkıcı sonuçlar üretmeye başlar.

Özellikle ABD gibi emperyal güçlerin tahakkümünde dezavantajlı ya da geri kalmış ülkelerde halklar bu sistemin odağında en ağır bedelleri ödüyor. Kölelik, insan ticareti, çocuk işçiler, tecavüz, istismar, Ortadoğu’da kaos üzerinden kenar süsü haline getirilen kadın kimliğinin metalaşması, güçsüzün güçlüye altın tepsiyle ikram edilmesi… Kaos ve şiddet egemenliği alan yaygınlaştırdıkça bilinmezler çoğalıyor, kümeleniyor. Bu küresel ahlaksızlık düzeninin en sağlam zırhı ise savaş. Çocukların, kadınların, sivillerin bedeni savaş bölgelerinde neredeyse hukuksuz bir alana terk ediliyor. Uluslararası raporlar yazılıyor, dosyalar hazırlanıyor, ama failler çoğu zaman “stratejik ortak”, “ideolojik müttefik”, “din kardeşi” ya da “istikrar unsuru” olarak korunuyor. Bunun son örneklerinden birini, öldürdüğü kadından ganimet alan IŞID “savaşçısını” kutsayan; Gazze’de küfür ettiği İsrail/ABD ortaklığına Suriye’de güzellemeler düzen cehaletin, saç örgüsüyle şiddete ve bu sisteme karşı çıkanlara yönelttiği ırkçı söylem ve saldırıya varan tehditkâr tarafgirliğinde gördük. Kim ne zaman savaşçı, ne zaman kahraman veya terörist? Öylesine flu ve üst dilin sorgusuz kabulüne esir olmuş işlevsel ve güç tahakkümü için kullanışlı alanlar. Sahipsiz, bilinçsiz ve kontrolsüz öfke. Ahlâk, jeopolitiğin önünde sessizce geri çekiliyor. Bu yüzden Epstein dosyaları yalnızca bir suç ağına değil, dünyanın hangi suçları görmezden gelmeyi seçtiğine dair de çok şey söylüyor.

Meselenin ülkemize uzanan iddialar boyutuysa gerçekten kan dondurucu. Büyük felaketlerin ardından sorulması gereken sorular cevapsız. Deprem sonrasında kaybolduğu söylenen kız çocuklarına dair iddiaların bile sağlıklı biçimde araştırılamaması, meselenin söylentilerden ibaret olmasından değil; hesap sorulamayan düzenden kaynaklanıyor.

Küresel ahlâksızlık tam olarak buradan başlıyor. Suçların işlenmesinde değil, cezasızlığın yönetilmesinde. Gerçek ve spekülasyon birbirine karışıyor. Oysa doğru ya da yanlış olmasından bağımsız olasılık halinin inandırıcılığı kendi başına ne çok şey söylüyor. Suçun bir süre konuşulmasına izin veriliyor, sonra gürültü azaltılıyor, ardından yeni bir gündemle her şey buharlaşıyor. Böylece ne gerçek bir yüzleşme yaşanıyor ne de adalet duygusu onarılıyor. Sistem yeni ve daha karanlık suçlara yüzünü dönüyor, yoluna devam ediyor. Epstein hücresinde ölürken, Frankenstein diriliyor.

Çağın virüsü Corona, influenza falan değil; işte bu küresel ahlâksızlık. Hukuk işlemediğinde, hakikat de korunmuyor. Bu noktada ahlâksızlık bireysel bir sapma olmaktan çıkıyor, kültürel ve sınıfsal bir dokunulmazlık rejimine dönüşüyor. Hukuku güçlülerin ayrıcalığı olmaktan çıkarıp, gerçekten kamusal bir adalet talep edip etmemek önümüzdeki en önemli gündem ve seçenek olmalı.