Küresel bir paylaşım mücadelesine yaklaşırken

Yusuf Tuna Koç
Trump’ın geçtiğimiz hafta Venezuela’yı bombalaması, Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırarak ABD’ye getirmesi, tüm dünya açısından yeni bir dönemin başlamakta olduğu tartışmalarını da beraberinde getirdi. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisinde altını çizdiği “Batı yarım küre bizim” ifadesini barbarlıkla fiiliyata geçirmesi, bunu yaparken hem uluslararası hukuku ayaklar altına alması hem de hiçbir meşru temelinin dahi olmaması, yakın gelecekte dünyanın gidişatına dair birçok kaygıyı da ortaya çıkardı.
En çok konuşulan da ABD’nin hegemonya kaybederken daha çok silaha sarıldığı. Bir Çin atasözünün dediği gibi, “eğer bir yerde küçük insanların büyük gölgesi oluyorsa orada güneş batıyor demektir”. Bugün de Trump’ın gölgesi Latin Amerika’ya, Bolivarcı devrimin yaşayan temsilcilerine uzuyor, özel timler ve F-35’ler ile.
ABD’nin Venezuela başta olmak üzere Latin Amerika’yı odağına almasına dair bugün birçok farklı görüş tartışılıyor. ABD’nin küresel hegemonyasının zayıflaması, Çin ile bölgesel rekabet, sosyalizm deneyimini ortadan kaldırma çabası, enerji kaynakları üzerinde hegemonyası…
Tüm bunları ve daha fazlasını Ergin Yıldızoğlu ile konuştuk.
Trump’ın Monroe Doktrini vurgusuyla Latin Amerika’ya odaklanma stratejisinin temelinde hangi başat faktörler var? Basitçe orta doğudaki gibi bir petrol meselesi mi yoksa emperyalizmin yeni bir yöneliminden söz edebilir miyiz?
Venezuela, Monroe /Donroe doktrini içinde yalnızca bir alt başlık. Petrol yatakları, “Donroe”nun petrol odaklı olduğunu göstermez. Bu “yeni” doktrin diğer Latin Amerika ülkelerini, Kanada’yı ve Grönland’ı da kapsıyor: Tüm “Batı yarım” küresinde, Venezuela bağlamında bile petrolün enerji kaynağı olarak belirleyici bir faktör olduğunu iddia etmek kolay değil.
Venezuela’daki, maliyeti yüksek, özel rafineriler gerektiren bir petrol.
Dünya petrol piyasasında üretim fazlası var, petrolün fiyatı ABD petrol endüstrisinin karlılık sınırı olan ortalama 80 doların altında dalgalanıyor. Bu doygun piyasaya Venezuela petrolü gibi yüksek maliyetli bir petrol arzı eklemek gerçekçi değil.
ABD şirketleri Venezuela’ya dönmeye karar verirlerse, petrol endüstrisinde yeni altyapı yatırımları gerekecek. İstikrarsız bir ülkede, yüksek maliyetli bir kaynağa, doygun bir piyasada uzun dönemli yatırım yapmayı kim göze alabilir
Venezuela petrolünün büyük kısmını BRICS ülkelerine satıyor; Çin açısından da önemli bir kaynak.
Petrolün 4. madde bağlamında bir önemi var. Dün Irak ve Libya gibi bugün Venezuela’nın da petro-dolar sisteminin dışına çıkmaya, BRICS ülkeleriyle kendi parası, ya da BRICS sistemi içinde yeni şekillenmeye başlayan UNİT (altın+ katılan ülkelerin dövizlerinden oluşan bir paket) üzerinden yapmaya hazırlandığından söz ediliyordu.
Bu saldırı, Çin ile girişilen hegemonya mücadelesinde nasıl bir anlam taşıyor?
Benzer saldırıların kıta boyunca genişlemesini beklemeli miyiz, buna karşı anlamlı bir direniş ortaya çıkabilir mi?
Dünya ekonomisinin artık-değer yaratma açısından en önemli sanayi dallarından biri 1940’lardan bu yana taşıt (kara-hava- deniz) endüstrisiydi. ABD hegemonyası bu sektör ve bunun enerji gereksinimlerini kontrolü üzerinde yükseldi. Bu endüstri artık petrolden çıkmaya başladı. Şimdi, gelecek, elektrikli taşıtlar üzerinde şekilleniyor. Üç nokta önemli:
1) Artık lityum, kobalt gibi elektrikli taşıtlar sektörü için gerekli mineraller stratejik konuma yükseliyor.
2) Çin, on yıllardır bu geçiş sürecine hazırlanıyordu ve şimdi bu minerallerin çıkartılma, işleme süreçleri üzerinde adeta egemen. ABD bu geçiş sürecine uyum sağlamakta çok gecikti. Bu süreçte belirgin biçimde kaldı.
3) Aynı zamanda, gelişmeler ABD’nin ekonomik modelinin (neoliberalizmin) bu sürece uyum sağlayamadığını da gösteriyor. Bu modelden uzaklaşma eğilimi ABD etkisini de aşındırıyor
Bu kısa arka plan üzerinde, ABD yönetici seçkinleri ve artık iyice daralmış egemen sınıflarının ABD’nin hegemonya kapasitesini kaybettiğini kavradıkları görebiliyoruz. Son seçimlerde, ABD’nin ulusal çıkarlarını savunmak için artık askeri gücüne dayanmaktan başka çaresi kalmadığını düşünen bir kadroyu (Project 2025) desteklemiş olmaları da bunu gösteriyor.
Bu noktada bir adım geriye çekilerek dünyadaki tarihsel eğilimler üzerinden bakınca, iki şey söyleyebiliriz
Yükselen büyük güç ile gerileyen büyük güç arasında bir, Atina-Isparta savaşlarına atıfla “Tükidies tuzağı” denen bir savaş olasılığı oluşmaya başladı
Bu savaş olasılığı esas olarak yeni dönemin stratejik kaynaklarını (kıymetli mineraller ve küresel Isınmayı düşünürsek, su, gıda havzalarını) kontrol altına alma rekabeti, dünyayı yeniden paylaşma çabalarıyla güçlenecek
“Buna karşı anlamlı bir direniş ortaya çıkabilir mi? Bu soruya şimdilik olumlu bir cevap vermek kolay değil. 2025’te “Z” kuşağı isyanları olarak adlandırılan bir hareketlenme başladı, belki İran’daki dalga da bunun bir parçası. Ancak bu dalganın, liderlik, tanımlanmış bir amaca odaklanmış örgütlenme, enternasyonalist “networking” gibi kritik unsurlardan yoksun olduğunun görüyoruz. Korkarım, yeniden paylaşım rekabeti içinde, emperyalist odaklar açısından arzu edilmeyen rejimleri devirmenin aracı da olabilecekler.





