Google Play Store
App Store

Yazının başlığıyla ilgili (olursa) iki meraklanma olabilir.

Biri, “bakalım nasıl bir çözüm öneriyor?” merakıdır.

Diğeri ise, “çözülmesi mümkün olmayan bir sorunda bakalım ne gevezelik etmiş?” ilgisidir.

Şimdi, açık konuşmak gerekirse, bu iki ilgi veya meraktan ikincisinin daha geçerli ve gerçekçi olduğunu kabul etmek durumundayız.

Yani, bu yazının, bugünkü koşullar ve verilerle çözülmesi mümkün olmayan bir konuda “gevezelikten” öteye geçmeyeceğini kabul etmiş oluyorum.

Lütfen, kimse bu yazılanları “sorumsuzluk”, “elini taşın altına koymaktan kaçınma” ve benzeri nitelemelerle es geçmesin. Kürt düşmanı, milliyetçi, şoven vb üç kişiyi bir araya getirseniz, sorunun nasıl çözüleceği konusunda uzlaşamayacaktır. Diğer tarafta, Kürt veya değil, bu konumda olmayan, çözümden yana üç kişiyi bir araya getirseniz de çözüm yolu konusunda anlaşamayacaktır.

Bir tarafta, “Kandil’e bayrak dikelim” diyenin karşısına “Kandil’e gitmeye hiç gerek yok sınırdaki kamplara gidelim” diyen çıkacaktır. “Askeri çözüm mümkün değil” kabulü içinde olanın aklından daha beter bir “çözüm” geçiyor olması kuvvetle muhtemeldir. “Anayasa’da birkaç maddeyi değiştirerek bu işi halledebiliriz” diyen, bunun “bölünmeye gidecek bir adım” olduğunu düşünenle anlaşamayacaktır.

Diğer tarafta, “biz et tırnak olmuşuz”, “artık ulus devlet modeli aşıldı”, “kimse bölünme istemiyor” diyen de meramını kendi tarafına anlatamayacak, bugün pek olmasa bile yarın olmadık suçlamalarla karşılaşacaktır.

“Her iki tarafta da sorunun çözülmesini istemeyenler var” tespiti ufak tefek doğrular içerse bile sonuçta tarihin akışını birtakım komploların belirlediği mantığına götürür. Bunun yerine, her iki tarafta da çözüm isteyenler olduğunu, ancak bu isteğe rağmen sorunun çözümünün (bugünkü durumda) mümkün görünmediğini söylemek daha gerçekçidir.

Bir zamanların “Kürt gerçeğini kabul ediyoruz”,”federasyonu tartışabiliriz” ve daha sonrasının “açılım” edebiyatının ardından gelen “bu meselede 1990’ların ilk yarısına döneceğiz” inadının siyasal bir altyapısı, bir tür mantığı vardır.

Hüseyin Aygün’ün kaçırılması ve “yolda buluşup kucaklaşma” olaylarının yarattığı atmosferin hemen ardından gelen Gaziantep patlamasının da siyasal bir mantığı, altyapısı vardır.

Bir taraf “şu kadar kilometrekare toprak benim hâkimiyetimde” derken diğer taraf dağın tepesindeki bir masa ve sandalyeye genel yayın yönetmeni oturtuyorsa, bu durum basit bir inatlaşma değil, çözümsüzlüğün ifadesidir.

Peki, ne olacak? Hep böyle mi gidecek?

Türkiye, bölge ve dünya diye sırayla gidecek olursak (tersinden de gidilebilir), bu üçünün bugün oluşturduğu bütünlükte “böyle gideceğini” kabul etmek en doğrusudur.

Bugünkü bütünlükte, ne “TC’nin” ne de Kürt hareketinin, ne kadar “inceltilmiş”, “anlayışlı” ve “kabullenici” olursa olsun kendi çözümünü diğer tarafa kabul ettirmesi mümkün değildir.

Dünyada ve bölgede tüm parametreleri değiştirecek dönüşümler Türkiye’deki özneler açısından daha uzak, daha ötede kaldığından, çözüm için yüklenilmesi gereken nokta, Türkiye’nin dönüştürülmesidir.   

AKP’nin ve Kürt hareketinin kendi başlarına Türkiye’yi çözümün yakınlaştığı bir kıvama gelecek şekilde dönüştüremediği ve dönüştüremeyeceği ortadadır.

Çözüm, Türkiye’nin yeni güçlerce, ama elbette Kürt hareketiyle birlikte dönüştürülmesindedir.

Aman yanlış anlaşılmasın: Kastedilen mutasavver bir iktidar, yeni bir düzen değildir; çözüm, Türkiye’nin dönüşüm sürecine girmesiyle birlikte, bu süreç henüz nihai aşamasına gelmeden yakınlaşacaktır.