Google Play Store
App Store

Türkiye’nin ‘atasözü’ geleneğinde çok yer etmiş, ‘Allah kimseye evlat acısı vermesin’ diye bir söz/ifade var. En ağır acının, evlat kaybı olduğunu anlatan bu söz, bir istisna halini anlatıyor olsa da gerçekte sürekli-yaygın bir travmatik vak’adır. Üstelik sözü edilen acılar normal kayıpların değil, bir kısmı kitlesel kıyım hallerinin sonuçlarıdır. Çok kez evlatlar, anne ve babalarının; ebeveynler de evlatlarının katline tanıklık etmiş ve farklı kuşakların travmaları kesişmiştir. Dersim, bu kesişen travmaların en dikkat çeken coğrafyalarından birisidir.

Şu günlerde idamının yıldönümü nedeniyle yeniden konuşulan Seyit Rıza’nın, ölüme doğru giderken son isteğinin, evlat acısıyla ilgili olduğunu İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarından okuyoruz. Ama son isteğe inat, oğlu da aynı gecenin karanlığında, babası gibi idam edilmişti. Tuhaf ama bu feci akıbetin ortaya çıkmasında doğrudan rolü olan ‘Rayber’ de, bu hadiseden yaklaşık bir yıl sonra, en acımasız yöntemlerden biri olan süngü darbeleriyle öldürülmüştü. Babasının Deşt nahiyesini inleten çığlıklarını duyup, kurtulmaya çalışan oğlu da aynı yerde vurularak öldürülmüş; baba ve oğul aynı trajik sonda buluşmuşlardı.

***

Esasen 38’de subaylar tarafından el konulan Dersim’in kayıp kızlarının öyküleri de kesişen travmaların örnekleridir. Her biri çocuk olarak, anne-babalarının acılarına tanıklık etmiş ve ailelerinden koparılmışlardı. Öğretmen Sıdıka Avar’ın yazdığına göre, 1940’lı yılların başlarında Nazimiye Köyakar köyünden bir aile, kaybolan kızlarının bulunduğu Elazığ Kız Enstitüsü Müdürlüğü’ne dilekçe yazmış, bu bilginin teyit edilmesini istemişlerdi. Okul Müdürü Avar ise ‘zaten bir defter kâğıdına yazılmış olan’ diye küçümsediği o dilekçeyi dikkate bile almamış, aileye yanıt vermediğini rahat bir tutumla yazmıştı. O çocukların her biri yıllar sonra kendi çocuklarının türlü acılarına tanıklık edeceklerdi.

Dersim kıyımından sağ çıkabilen çocuklardan birisi “Cumartesi Anneleri”nin tanıdık sesi Emine Ocak’tı. Kırım günlerinde henüz bir yaşındaydı ve o da bütün kuşaklara bir arada kıyılan vahşetten tesadüfen kurtulabilmişti. 1995’de gözaltında kaybedilen oğlu Hasan Ocak, Dersim’in hemen tüm ailelerinde olduğu gibi, annesinin öyküsünün konuşulduğu bir ailede büyümüştü. İşte türlü badirelerden geçmiş Emine Ocak, 1995’de bu kez oğlu Hasan’ın gözaltında kaybedilmesine ve nihayet cansız bedenine tanıklık etmişti.

***

Dersim coğrafyasının bu türden öyküleri o kadar çoktur ki terteleden sağ çıkabilmiş aileler, takip eden on yıllar içinde değişik sosyalist geleneklere mensup çocuklarının parçalanmış bedenlerine tanıklık etmişlerdi. 1973’de Ali Haydar Yıldız’a kıyıldığında, tertelenin tanıkları yaşıyordu. 1980 darbesini izleyen günlerde adeta normal uygulama olan işkenceyle katledilen öğretmen Ali Ekber Yürek’in parçalanmış genç bedeni toprağa verildiğinde de katılanların bir kısmı tertelenin tanığıydı. Türkiye’de en son idam edilen devrimci genç Hıdır Aslan ile ailesinin öyküsü de benzerdi. Ebeveynleri, çocukları etkilenmesin diye çok kez konuşmadıkları kendi tanıklıklarının bir benzerini, çocuklarının idam edilmesinde yaşamışlardı.

Selman Yeşilgöz’ün yakın zamanda yayınlanacak olan ve Dersim coğrafyasının 90’lı yıllarını anlatan kitabında, gözaltına alındıklarından bir süre sonra, türlü yerlerde ölü bedenleri bulunan Dersimli bireylerin her biri, terteleden sağ çıkıp, ömürlerinin sonlarına yaklaşmış ailelerin çocuklarıydı. O parçalanmış bedenler, kim bilir 38’e dair kaç kıyım/katliam manzarasını hatırlamıştı. Sanki ‘Allah kimseye evlat acısı göstermesin’ sözü, bu coğrafyada sistem politikaları marifetiyle, her şekilde özellikle “göstersin”e dönüşmüştü.

Ebeveynlerin, çocuklarının kıyımına tanıklık etmeleri elbette sadece Dersim’e özgü bir durum değildi ama bu vak’a için Dersim’in çarpıcı bir örnek olduğu muhakkak. Çünkü hemen her dönem bir öteki coğrafya olarak kodlanmış ve bu nedenle üst üste binen travmatik tanıklıklar, her kuşak için bir tür kadere dönüşmüştü. Şimdi bugünden geriye bakınca hâkim siyasetin bu travmatik geçmişe dair bir sözü ve eylemi olacak mı? Asıl soru bu!