Google Play Store
App Store

Bu seçimde yaşanan, AKP-MHP koalisyonu içinde Tatar ile kişisel, siyasi ve ekonomik çıkar bağları bulunan belirli bir kliğin Tatar lehine dahliydi. Bu kliğin de derdi Erhürman ile değildi. Amaçları, kendi kurdukları ilişkileri cumhurbaşkanlığı düzeyinde Tatar aracılığıyla sürdürmeye devam edebilmekti. Ancak 2020’nin travmasını henüz üzerinden atlatamamış Kıbrıslı Türkler, bu kliğin son seçim kampanyası sürecindeki müdahalelerine olduğundan büyük anlamlar yükledi ve buna yönelen öfke, Erhürman’a aktif destek ve oy olarak kanalize oldu.

Kuzey Kıbrıs’taki seçimlerin ardından
Ankara’nın desteklediği Ersin Tatar’a karşı seçimi ilk turda açık bir farkla kazanan Erhürman ılımlı mesajlar verdi. (Fotoğraf: AA)

Celal ÖZKIZAN - Bağımsızlık Yolu Omorfo Bölge Sorumlusu

Kıbrıs’ın kuzeyinde 19 Ekim Pazar akşamı cumhurbaşkanlığı seçimleri gerçekleşti. Seçimde 8 aday olmakla birlikte, belirli toplumsal güçlere ve örgütsel bir desteğe dayanmakta olan sadece iki aday vardı ve yarış da bu iki arasında gerçekleşti. Bir yanda, mevcut üçlü sağ koalisyon hükümetinin adayı ve seçime mevcut cumhurbaşkanı olarak giren Ersin Tatar, diğer yanda ise gerek Ersin Tatar’ın geçmiş beş yıllık cumhurbaşkanlığı döneminden ama daha da önemlisi mevcut koalisyon hükümetinden farklı sebeplerle de olsa ciddi rahatsızlık duyan çeşitli toplumsal kesimlerin adayı Tufan Erhürman. Erhürman’ın kazanması bekleniyordu ancak böylesi devasa bir farkla -%62.7’ye karşı %35.8- kazanması, hele de Kıbrıs’ın kuzeyindeki 6 ilçenin tamamında seçimden rahat bir şekilde önde ayrılması, iyimser beklentilerin dahi ötesindeydi.

KİM KAYBETTİ?

1. “İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜM”

Ersin Tatar, bu seçime çok net bir mesajla girdi: “iki devletli çözüm” ve “eşit egemenlik” gibi süslü kavramlarla ambalajlanmış olmakla birlikte statükonun devamı ve 40 yıldan fazladır dolaşımdaki altı-boş ve gerçek-dışı bir vaadin, yani Kuzey Kıbrıs’ın tanıtılması yönünde bir mesaj. Köklerini 1950’lerde bulan, Kıbrıs’taki ayrılıkçı Türk milliyetçisi çizginin siyasal ifadesi olan ve adanın 1974’te bölünmesinden sonra “çözümsüzlük çözümdür” şiarını edinen “adada bağımsız ve tanınmış bir Türk devleti” tezi uluslararası çevrelerde hiçbir zaman meşruiyet taşımadığı için (ne ABD’de ve AB’de, ne Rusya’da ve Çin’de ne de başka herhangi bir devletin gözünde) Ersin Tatar’dan önce cumhurbaşkanlığı yapmış bu çizginin iki diğer temsilcisini (Rauf Denktaş ve Derviş Eroğlu) bile federasyon çerçevesinde müzakere etmek durumunda bırakmıştı. Ersin Tatar ise, AKP-MHP koalisyonundan da aldığı gazla, bu teze sarılarak federasyona savaş açtı.

Bu tezin hiçbir ciddiyetinin olmamasının tek sebebi uluslararası çevrelerde bir karşılık görmemesi değil, bu tezin sözcülüğünü yapan Kıbrıs’taki ayrılıkçı Türk milliyetçilerinin dahi bu tezi samimiyetle savunmuyor olmasıdır. Kıbrıs’taki ayrılıkçı Türk milliyetçiliği siyaseti, başka pek çok coğrafyada örneği olan türden “bağımsızlıkçı” bir ayrılıkçı hareket değildir. 1950’lerin sonuna doğru Kıbrıs’ta “Türk çarşısı” fikri ve uygulamasıyla ilk ciddi ifadesini bulan bu hareketin amacı, önce Kıbrıs’ta bir “(Kıbrıslı) Türk sermayesi” yaratmak, 1974’te adanın bölünmesiyle birlikte ise, Kıbrıslı Elenlerden (“Rumlar”) kalan ganimetler üzerine bir talan ekonomisi inşa etmekti. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde bu talan ekonomisi günün sonunda mafya, kara para aklama, insan ticareti, seks köleliği, ‘yasal’ ve yasadışı kumar üzerine kurulu turizm sektörü, sahte diploma ile yozlaşma üzerine kurulu yükseköğrenim sektörü ve ithâl ucuz işgücü ile ithâl talep üzerine kurulu inşaat sektöründen ibaret bir “vur-kaç kapitalizmi”ne dönüştü.

Bu “vur-kaç kapitalizmi”nin mantığını besleyen şey, Kıbrıslı Türk sermayesi ile adaya çöreklenmiş olan başta Türkiye’den olmak üzere çeşitli yabancı sermayenin, Kıbrıs’ın kuzeyindeki düzenin sürdürülemez olmasını adları gibi biliyor olmalarıdır. Bir başka deyişle, Kıbrıs’ın kuzeyinde sermaye birikimi, herhangi bir uzun vadeli planlamayı doğası gereği dışarıda bırakan bir niteliğe sahipken, kaçınılmaz olarak belli başlı uzun vadeli yatırımları gerektiren sektörlerin ise, Kuzey Kıbrıs eğer uluslararası hukukun bir parçası olsaydı, çok ciddi yaptırımlarla ve sorunlarla karşı karşıya kalmasını sağlayacak bir niteliğe sahip olmasıdır. İşte tam da bu yüzden, Kıbrıs’ın kuzeyinin tanınmamışlığı, Kıbrıs’ın kuzeyindeki sermaye sınıfı için bir sorun değil, bu sınıfın sermaye birikiminin önkoşuludur. Bu bakımdan da Kıbrıs’ın kuzeyinde ayrılıkçı “iki devletli çözüm” siyaseti, bildik anlamıyla bir bağımsızlıkçı hattan ziyade, mevcut durumun sürdürülmesini şiar edinir. Türkiye devleti ve Kıbrıs’ın kuzeyindeki Türkiye askeri de, bu düzenin kalıcı bir çözüm bulunana kadar “güvenli” bir şekilde sürdürülebilmesinin dayanağı olduğu ölçüde Kıbrıs’ın kuzeyindeki sermaye siyaseti tarafından sahiplenilir. Bir başka deyişle aradaki bir gönül bağı değil bir çıkar ilişkisidir. Türkiye devletinin ve sermayesinin bu ilişkiden çıkarı ise hem askeri (bölgede stratejik bir üs) hem de jeopolitik (Doğu Akdeniz’deki doğal gaz ve hidrokarbon rezervleri) hem de ekonomiktir (Türkiye sermayesi, Kıbrıs’ın kuzeyindeki sermaye sınıfının önemli bir bileşenidir). Dahası, Kıbrıs meselesi, Türkiye halkının milliyetçi yönde mobilize edilip sınıfsal potansiyellerin bastırılması doğrultusunda da ciddi bir “milli dava” girdisi sağlar.

Elbette tüm bunlar, Türkiyeli ve Kıbrıslı Türk sermaye çevreleri dahil olmak üzere egemenlerinin Kıbrıs’ta bir çözüme mutlak anlamda karşı olduğu anlamında gelmez. Gerek Türkiye egemenlerinin askeri, jeopolitik ve ekonomik çıkarlarını kollayacak, gerekse de Kıbrıslı Türk egemenlerin özellikle de ekonomik çıkarlarına zeval vermeyecek bir çözüm ihtimali, her ne kadar bu ihtimali Kıbrıslı Elen egemenlerin çıkarları ile uzlaştırmak pek kolay olmasa da, her zaman masadadır. Gerçekten de Kıbrıslı Türk sermaye çevreleri, “Türk çarşısı”nı güvenceye alan (yani örneğin iki bölgeliliğin tesis edildiği ve meşhur “dört özgürlük” kriterinin Kıbrıslı Türk sermayesi lehine sınırlandırıldığı) bir çözüme açıktır. 2004’teki Annan Planı Refarandumu’yla taçlanan süreç, bunun en önemli kanıtıdır.

Son olarak, Tatar, Kıbrıs’ın kuzeyindeki çözüm iradesini ayaklar altına almış, önceki ayrılıkçı cumhurbaşkanları Denktaş’tan ve Eroğlu’ndan farklı olarak lafta dahi olsa federasyonu görüşmeyi reddetmiş ve mevcut durumu meşrulaştırmaya yönelik söylemsel bir manevradan ibaret olan “iki devletli çözüm”ü Kıbrıs sorunu müzakerelerine resmi bir pozisyon olarak dayatmaya kalkmış, bunun bedelini de Kıbrıslı Türk halkına beş yıl gibi kısa bir sürede ödetmiştir. Öyle ki, Kıbrıslı Türklere zarar verdiği gerekçesiyle eleştirdiği federasyon siyasetinin elde ettiği çeşitli kazanımlar dahi (Taşınmaz Mal Komisyonu, Yeşil Hat Tüzüğü, iki taraf arasında geçişler, çeşitli güven arttırıcı önlemler, uluslararası meşruiyet gibi) Tatar’ın cumhurbaşkanlığı döneminde ciddi bir darbe almış, KKTC vatandaşları mülkiyet temelli uluslararası tutuklamalar ve ülkelere giriş yasaklarıyla karşı karşıya kalmış, iki taraf arasındaki geçişler tartışmaya açılmış, güven artırıcı önlemler süreci rafa kaldırılmış, izolasyon derinleşmiş, Kıbrıslı Türkler “çözüm istemeyen taraf” konumuna gelmiş ve hatta Türki devletlerin bir kısmı dahi Kıbrıs Cumhuriyeti ile (Kıbrıs’ın güneyi ile) bu süreçte KKTC pahasına ilişkilerini derinleştirmiştir. Tatar’ın cumhurbaşkanlığı dönemi öylesine bir gerileme yaratmıştır ki, bu süreçten sadece Kıbrıslı Türk halkı değil, Kıbrıslı Türk sermayesi ve Kıbrıs’taki çeşitli Türk milliyetçisi çevreler dahi zarar görmüştür. Tatar’ın böylesine büyük bir yenilgi ile karşı karşıya kalmasının bir sebebi de budur.

Kısacası, “iki devletli çözüm” siyaseti çok ağır bir yenilgi almıştır. Bu siyaseti ısrarla savunmaya devam etmek isteyen çevreler dahi kendilerini çok ciddi bir meşruiyet krizinin içinde bulmuştur.

2. MEVCUT KKTC HÜKÜMETİ (ÜÇLÜ SAĞ KOALİSYON)

Mevcut KKTC hükümeti, yani UBP-DP-YDP’den oluşan sağ koalisyon, bu Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nden bağımsız olarak, Kıbrıslı Türk halkı tarafından büyük bir tepki görmekteydi. Tatar’a yönelmiş olan -ve tarihi bir yenilgi almasıyla sonuçlanan- öfkenin bir ayağı da, iki devlet politikasının hükümetteki temsilcilerinin yaptıklarının ve yapmadıklarının sorumluluğunu paylaşıyor olmasıydı. Ersin Tatar, en nihayetinde, UBP’li bir siyasi figür. UBP-DP-YDP hükümeti halkın gündelik sorunlarına çare üretmek bir yana dursun, talancı sermaye sınıfının temsilciliğini en iyi şekilde yapmakta ve Kıbrıs’ın kuzeyindeki toplumsal yaşamı içinden çıkılmaz bir cehenneme çevirmekteydi. Yolsuzluklar başta olmak üzere, kamusal hizmetlerdeki tahribat, yoksullaşma, enflasyon, ultra zenginler ve halk kesimleri arasında giderek artan eşitsizlik, eğitim ve sağlık başta olmak üzere halkın hak ettiği kamusal hizmetleri alamaması, plansız nüfus politikaları, asgari ücret, enerji kesintileri, altyapı sorunları, dinsel gericiliğe açılan alan, ardı arkası kesilmeyen skandallar, saymakla bitmeyecek kadar yapısal sorun ve her yerinden çürüyen mevcut rejim, halkta derin bir gelecek kaygısı ve mevcut siyasal hattın temsilcilerine karşı öfke yaratmış durumdaydı. Tatar, bu öfkeden fazlasıyla nasibini aldı. Öfke ve bıkkınlık  o kadar yaygındı ki, UBP’nin seçmenlerinin kayda değer bir kısmı dahi ya sandığa gitmeyerek ya da Erhürman’a oy vererek tepkilerini gösterdiler, hatta bu tepkiyi sadece sandıkta değil, seçim kampanyası sürecinde dahi açıktan göstermekten geri durmadılar.

3. AKP-MHP KOALİSYONUNUN DAYATMALARI

2020 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri, Kıbrıs’ın kuzeyinin tarihinin gördüğü en doğrudan ve en pervasız müdahalelere tanık olmuştu. Dönemin mevcut Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı karşısında Türkiye devleti ve hükümeti seferber olmuş, Türkiye devleti için Akıncı bir “beka sorunu” haline gelmiş, Akıncı’nın 2020’deki seçimleri kazanması bir “milli güvenlik tehdidi” olarak kodlanmıştı. Bu eşi benzeri görülmüş dayatmalar Kıbrıslı Türk halkında ciddi bir tepkiye yol açmış, Akıncı’ya oy vermeyen kesimlerin bir kısmında dahi rahatsızlık yaratmıştı. 2020’deki seçimleri kazanmasına rağmen Ersin Tatar halk tarafından meşru görülmemiş, kendisinin Kıbrıslı Türk halkının iradesiyle değil de ancak Türkiye devletinin eşi benzeri görülmemiş bir desteğiyle -ki buna rağmen ancak küçük bir oy farkıyla Akıncı’nın önünde bitirmiştir bir önceki seçimi- cumhurbaşkanlığı makamına geldiği yaygın kabul görmüştür. Böylece, geçtiğimiz günlerde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi, Kıbrıslı Türkler tarafından biraz da 2020’deki seçimin devamı olarak görülmüş, Tatar’a yönelik tepki, 2020’deki eşi benzeri görülmemiş dayatmaların yarattığı meşru olmayan sonuçlardan, beş yıl sonra da olsa hesap sormanın kararlılığından da beslenmiştir.

2020’deki müdahalelerin Kıbrıslı Türkler üzerinde yarattığı travma henüz tazeyken, 2025 yılının başlarından itibaren bu kez de çocuklara yönelik bir başörtüsü dayatması gündeme gelmiş, bu dayatma girişimi toplumsal muhalefetin aylarca süren sokak eylemliliği ile -şimdilik- boşa çıkarılmıştı. Başörtüsü dayatması toplum içinde öylesine yaygın bir tepki görmüştü ki, Ersin Tatar’ın eşi dahi bu dayatmaya karşı olduğunu kendi sosyal medya hesabından duyurmuştu.

Elbette Türkiye devletinin ve hükümetlerinin Kıbrıslı Türklere ve Kıbrıs’ın kuzeyine yönelik müdahaleleri yeni değil. Sadece, AKP öncesi dönemde daha çok “Türkleştirme” çerçevesine vuku bulan dayatma ve asimilasyon politikaları, AKP döneminde Siyasal İslamcı bir hüviyete büründü. Ancak, Türkiye’den Kıbrıs’ın kuzeyine yönelik dayatmaların doğasına ilişkin en büyük değişim, yaklaşık 10 sene öncesine kadar sadece kritik süreçlerde devreye giren dayatma ve müdahale siyasetinin, artık gündelik siyaseti dahi dizayn etmekte işlevselleştirilmesi ve kör göze parmak hoyrat bir yöntem seyretmesidir. Dayatma ve müdahale siyaseti o kadar derinleşmiştir ki, örneğin hem Türkiye devletinin hem de AKP’nin Kıbrıs’ın kuzeyindeki en büyük işbirlikçisi olan UBP’nin kurultayına yönelik dahi dayatmalar yapılmakta, her adayın halihazırda AKP’ye el pençe divan durduğu bir yarışa dahi AKP-MHP koalisyonu eliyle müdahale edilmektedir.

İşte bu seçimin bir diğer kaybedeni de, son yıllarda yoğunlaşan ve derinleşen, AKP-MHP koalisyonunun Kıbrıs’ın kuzeyine yönelik dayatmacı ve müdahaleci siyasetidir.

KİM KAZANDI?

19 Ekim akşamı kimlerin ve nelerin kaybettiği apaçık ortadayken, kimlerin ve nelerin kazandığı ise muğlak. Elbette CTP’nin adayı Erhürman, sandıktan net ve çarpıcı bir zaferle ayrıldı. Ancak bu zaferi besleyen, Erhürman’ın pozisyonuna duyulan inançtan (veya o pozisyonun ne olduğuna ilişkin bir netlikten) ziyade, Tatar’a yönelik çeşitli kaynaklardan beslenen, toplumun geniş kesimlerine yayılan ve bir önceki bölümde ayrıntılandırılan öfke. Bir başka deyişle, Ersin Tatar’ın mesajının -olumsuz anlamda- netliği, Erhürman’ın muğlak pozisyonunu gölgede bıraktı.

Erhürman’ın kişisel hanesine elimiz titremeden yazabileceğimiz tek net unsur, kendisinin toplum nezdinde saygın bir figür olarak kabul edilmesi. Erhürman, normalde CTP’nin adayının arkasında durmayacak, hele de bu seçim kampanyası döneminde olduğu gibi coşku, kararlılık ve aktif bir katılımla asla durmayacak çeşitli toplumsal kesimleri mobilize edebildi. Rauf Denktaş’ın oğlu Serdar Denktaş’tan tutun da federasyon çizgisini eleştirmek üzerinden siyasal hayatına başlamış Halkın Partisi’nin eski vekillerine, milliyetçi çevrelerden tutun da Kıbrıs sorununun birleşme ile çözülmesini savunan çevrelere, Türkiye devletini Kıbrıs’ın kuzeyinde işgalci olarak gören çevrelerden tutun da Türkiye devletine şükran duyan kesimlere, CTP’nin sosyal demokrat rakibi TDP’den tutun liberallere ve neoliberallere, dindar muhafazakârlardan tutun da Kemalist Batıcılara kadar pek çok farklı çevre, Erhürman’ın etrafında mobilize oldu.

Ersin Tatar’ın kendi kendini bir karikatüre, hem de hiç eğlendirmeyen, bilakis can sıkan bir karikatüre dönüştürüp ciddiyetten ve ağırlıktan tamamen yoksun bir siyasi figür haline gelmesi, “halk adamı” olmak adı altında (ki kendisi toplumun elit tabakasındandır) ortalama bir vatandaşın dahi şaklabanlık olarak değerlendireceği sözlere ve tavırlara tenezzül etmesi, Erhürman’ın halihazırda toplum nezdinde sahip olduğu “saygın, ciddi ve donanımlı akademisyen” imajını iyice pekiştirdi.

Erhürman’ın pek çok farklı toplum kesimi tarafından sahiplenilmesine olanak veren ve kendisinin de seçim kampanyası sırasında ve öncesinde büründüğü programatik muğlaklık, Tatar’a yönelik öfkenin Tatar’ın yarışı net bir şekilde kaybetmesi sonrası yavaşça ortadan kalkmasıyla birlikte bir soruna dönüşmeye başlayacak.

FEDERASYON?

Erhürman her ne kadar “federasyoncu” bir aday olarak lanse edilse de, seçim kampanyası süresi boyunca, iki devletli bir çözüm modelini ima eden bir çerçevenin içerisinden konuştu. Örneğin, iki devletin sadece “güvenlik, enerji ve uluslararası ticaret” alanlarında egemenliği paylaştığı, ancak geri kalan her alanda iki devletin egemen olduğu bir çözüm modelinden söz etti. Bu model, Tatar’ın modelinin cilalanmış, diplomatik ve jeopolitik bir derinlik katılmış versiyonundan başka bir şey değil. Bu model, federal çözüm modeline Tatar’ın modeline olduğundan çok daha uzak. Erhürman, federasyon çizgisini reddetmedi belki, ancak sahiplenmedi de. Tatar’a yönelik öfkenin gölgelediği bu muğlaklık, ilerleyen günlerde net bir soru işareti olarak Erhürman’a yönelecek. Erhürman bu muğlaklığı sürdürmeye çalışırsa, kendisine seçimi kazandıran bu formül, bu kez kendisinin meşruiyetinin altını oymaya başlayacak. Yok eğer belirli bir yöne doğru netleşmeye çalışırsa, oyunu aldığı seçmenlerin ciddi bir kısmını karşısına alacak, hatta kandırılmış hissettirecek. Kısacası, bu seçimde iki devletli çözüm siyaseti kaybetti, ancak federasyonun kazandığını söylemek mümkün değil.

İÇ POLİTİKADA DEĞİŞİM?

KKTC’de parlamenter sistem mevcut. Cumhurbaşkanlığı makamını bu denli kritik ve önemli kılan, Kıbrıs sorunu müzakerelerini yürüten ve uluslararası muhatap kabul edilen tek üst düzey makam olması. Tatar’a yönelik öfkenin bir kısmının mevcut hükümete ve iç siyasetteki gelişmelere bağlı olduğunu yukarıda ifade etmiştik. Erhürman, bu öfkeden avantaj devşirmek maksadıyla, cumhurbaşkanı olduğu takdirde iç siyasette de etkin olma vaadi üzerinden bir kampanya yürütmüştü. Oysaki cumhurbaşkanının, sembolik ve sınırlı birkaç yetkisi dışında, istese dahi iç siyasette ağırlık koyabileceği yasal bir çerçeve yok. İç siyasette son söz hükümetin. Sadece Kıbrıs sorunu bağlamında değil iç siyasette de bir değişim söylemi ile toplumun geniş ve çeşitli kesimlerini mobilize etmiş olan Erhürman, Tatar’ın da denklemden çıktığı bir ortamda seçmenleriyle baş başa bu değişim vaadinin altını, elinde pek bir yetki olmadan, doldurmaya çalışacak. Tatar’a yönelik öfkenin ve seçimde elde edilen zaferin sarhoşluğunun ortadan kalkmasıyla birlikte, Erhürman’a “değişim” umuduyla yönelen seçmenlerin homurtuları yükselmeye başlayacak. Bu homurtular belki Erhürman’ı doğrudan hedef almayacak -ne de olsa vatandaş, son sözün hükümette olduğunun bilincinde- ancak Erhürman’a yönelik desteğe ciddi bir ruh üfleyen “değişim” beklentisi karşılanmadıkça, Erhürman’a yönelik heyecan, coşku ve aktif destek de zayıflayacak.

Dahası, yetkisi olsun veya olmasın, Erhürman ve partisi CTP, gerek hükümetin büyük ortağı oldukları pandemi öncesi dönemde, gerek muhalefetteki söylemlerinde, iç siyaset bakımından, özellikle ekonomi politikaları söz konusu olduğunda, UBP’den temelde farklı bir konumlanışa sahip değil. Gerçekten de, 2015-2016 yılları arasında CTP ve UBP ortak bir koalisyon hükümeti kurmuştu. CTP’nin ve Erhürman’ın büyük sermaye ile organik bağları, zaten yeni olmayan bir olgu. Dahası, halk ve emek yanlısı ekonomi politikalarına Erhürman ve CTP oldukça mesafeli. Kıbrıs’ın kuzeyinde mevcut UBP-DP-YDP hükümetine karşı halk tarafından en çok yükseltilen talepler (asgari ücretin en düşük kamu maaşına eşitlenmesi, özel sektörde güvence ve sendikalaşma, Çalışma Yasası’nın düzgün uygulanması, Servet Vergisi, kıyılara ve denizlere ücretsiz erişim hakkı gibi), Erhürman ve CTP tarafından hiçbir zaman sahiplenilmedi. CTP’nin büyük ortağı olduğu pandemi öncesi koalisyon hükümeti de bu doğrultuda halktan ciddi tepkiler görmüştü. Tatar’a yönelik öfkenin ve seçimin zafer sarhoşluğunun yarattığı balayı havası dağıldığında, bu olgular da yeniden su yüzüne çıkacak.

Kısacası, mevcut UBP-DP-YDP hükümeti kaybetti, hatta kısa bir süre sonra erken genel seçimlerin yaşanmasına vesile olabilecek biçimde kaybetti, ancak “değişim”in kazandığını söylemek mümkün değil.

İRADE?

AKP-MHP koalisyonunun yoğunlaşan dayatmaları ve müdahaleleri kaybetti kaybetmesine, ancak Kıbrıslı Türklerin iradesinin kazandığını söylemek mümkün değil. Dayatmalar ve müdahaleler yapısal bir sorun. Bir başka deyişle, Kıbrıslı Türklerin iradesinin özgürce yaşam bulması, uzun soluklu bir mücadeleyi gerektiren bir süreç. Erhürman ise böyle bir mücadeleyi vaat etmiyor. Aksine, “Türkiye devleti ile kavga etmeyeceğini” defalarca kez tekrarladı. Oysaki kimse kendisinden Türkiye devleti ile kavga etmesini zaten talep etmemişti. Talep edilen şey, Türkiye’deki hükümetlerin Kıbrıslı Türklere yönelik dayatmalarına ve müdahalelerine karşı net bir duruş sergilemesidir.

Örneğin iki önceki Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı tam da böylesi bir duruşu ortaya koymaya çalışıyordu. Akıncı, “Ne Rum’a azınlık, ne Türkiye'ye yama” diyerek, Kıbrıslı Türklerin iradesine yönelen hiçbir saldırıyı, bu saldırı ister Kıbrıs’ın güneyinden gelsin ister Türkiye’den ister dünyanın başka bir yerinden, kabullenmeyeceğine ve buna karşı sesini çıkaracağını ortaya koyuyordu. Türkiye devletini Akıncı’ya karşı topyekûn seferber ettiren duruş da buydu. Kıbrıslı Türklerin ciddi bir kısmı bu duruşu sahiplenmişti, çünkü yazının önceki kısımlarında da anlatıldığı üzere, dayatmalar ve müdahaleler, Kıbrıslı Türklerin tarihsel olarak kabullenmekte direnç gösterdiği süreçler olagelmiştir. İşte Akıncı, böylesi bir duruş sergilemişti.

Erhürman ise, sağduyu, ölçülülük ve diplomatik ağırlık adı altında “Türkiye ile kavga etmemeyi” vaat ederek hem sağ seçmene hem de AKP-MHP koalisyonuna göz kırpıyor. Ancak aynı Erhürman, seçim kampanyası boyunca, Kıbrıs sorunu müzakerelerinde muhatabı olacak olan Kıbrıs Cumhuriyeti devlet başkanı Nikos Hristodulides’e karşı sağduyulu, ölçülü ve diplomatik ağırlığı olmayan bir tavır takınmaktan imtina etmedi. Bu tutarsızlık ve çifte standart, dayatmalara ve müdahalelere karşı ilkesel ve iradeli bir duruşun kazandığını söylemeyi zorlaştırıyor.

Bu seçime yönelik Türkiye’den Tatar lehine yine müdahalelerin yapılması dayatmaya karşı duran Kıbrıslı Türkleri Erhürman etrafında mobilize etmişti. Ancak, 2020’deki seçimden farklı olarak, Türkiye devleti Tatar lehine (ve rakibi aleyhine) bir süreç yürütmedi. Bu seçimde yaşanan, AKP-MHP koalisyonu içinde Tatar ile kişisel, siyasi ve ekonomik çıkar bağları bulunan belirli bir kliğin Tatar lehine dahliydi. Bu kliğin de derdi Erhürman ile değildi. Amaçları, kendi kurdukları ilişkileri cumhurbaşkanlığı düzeyinde Tatar aracılığıyla sürdürmeye devam edebilmekti. Ancak 2020’nin travmasını henüz üzerinden atlatamamış Kıbrıslı Türkler, bu kliğin son seçim kampanyası sürecindeki müdahalelerine olduğundan büyük anlamlar yükledi ve buna yönelen öfke, Erhürman’a aktif destek ve oy olarak kanalize oldu. Oysaki ne Erhürman’ın AKP ile zıt düşmeye niyeti var, ne de AKP’nin Erhürman ile bir sorunu var. Erhürman, Akıncı’dan farklı olarak AKP’ye karşı uysal bir yaklaşım geliştirmeye başladığında, kendisine oy veren seçmenlerin ciddi bir kısmını karşısında bulacak, ya da en azından artık yanında bulmayacak.