Google Play Store
App Store
Laiklik insanca bir yaşamın ilk koşuludur

Laiklik Meclisi Yürütme Kurulu

Ülkemiz içinde bulunduğumuz karanlığa bir anda gelmedi. Özellikle 1980’lerle birlikte giderek ivme kazanan bir karşı devrim sürecinin son aşamasıyla karşı karşıyayız. Bu süreçle, o dönemde sermayenin ihtiyaç duyduğu yeni birikim rejimiyle uyumlu bir siyasi, toplumsal yapı kurulmasını hedefleniyordu. Emeğiyle geçinen geniş kitlelerin bu yeni rejime ikna edilmesi gerekiyordu. Burada tarihsel olarak insanlığın kazanımı olan haklar değil, sermayeye tam boy teslimiyet vardı. Bu sürecin en önemli ayağı da laikliğin tasfiyesiydi. 2000’lere gelindiğinde bunu nihayete erdirecek siyasi aktör de bulundu. İdari yapıdan hukuka, eğitimden toplumsal yaşama ve çalışma hayatına kadar bir dönüşüm özellikle son 20 küsur yılda büyük bir hız kazandı. Laikliğin büyük oranda tasfiyesini bu dönüşümle açıklamak mümkün. Bu yeni bir rejimdir artık ve tahkimatı için de “yeni anayasa” dayatması karşımıza çıkarılıyor.

Cumhuriyet’in bu tasfiye süreci ve yeni rejimin kuruluşu birkaç belli başlı düzlemde sürdürülmektedir. Bunları, idari yapının/kurumların, hukukun/yargının, kamunun, toplumsal yapının dönüşümü olarak sıralayabiliriz.

Kadıköy’de mahkeme kararına rağmen dayatılan cami projesi hem kamunun dönüşümünü hem de toplumsal yaşamda bunun dayatılmasının son örneklerindendir. Kentlerin ortak yaşam alanları tamamen dini ve piyasacı referanslarla yeniden düzenlenmektedir. Yurttaşlara ortak kamusal alan olarak çizilen sınırlar, tüketim üzerine kurulu AVM’ler ve laik yaşam koşullarını hem fiziki hem kültürel olarak daraltan dini mekânlardır.

Bir diğer kritik dönüşüm, eğitimdedir. Özellikle son 20 yılda eğitimi hedef alan dönüşüm kapsamında, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devrettiği büyük yetkileri görmek gerekir. Özellikle emekçilerin çocuklarına neredeyse tek seçenek olarak dayatılan ve sayısı giderek artan imam hatip okulları, karma eğitimin tasfiyesine dönük adımlar, yeni müfredat, ilköğretim öncesine kadar yaygınlaşan Kur’an kursları, tarikat ve cemaat uzantısı yapılarla imzalanan protokollerin yanı sıra çocuk yaşta sermayeye köle kuşakları yaratan MESEM’ler sayılabilir.  Öğretim Birliği Yasası fiilen tasfiye edilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ülkenin her yerinde, talep az bile olsa Kuran kursları açmasını sağlayan yönetmelik bu aşamalardan biridir. Buna göre Diyanet sadece kurs açmakla kalmayacak, kurslar için yurt ve pansiyon yaptırabilecek, MEB bünyesindeki öğrencilere sağlanmayan barınma, beslenme ve ulaşım hizmetlerini sağlayabilecek. Buraların, denetimi, eğitim programı ve kayıt işlemleri de DİB’in kontrolünde olacak.  Gelecek kuşaklar, parasız, laik bilimsel eğitim yerine dini referanslara teslim edilmektedir. Akıl ve bilim yoluyla düşünen, sorgulayan, dünyayı değiştirme iradesine sahip yurttaşlar yerine tarikatlara mürit, sermayeye köle olacak bir ümmet hedeflenmektedir.

Bu gelişmelere itiraz eden toplumsal muhalefetin baskı altına alınması ise, anayasal bir ilke olan laikliği savunmanın suç haline getirilmesi sadece düşünce özgürlüğünün baskı altına alınmasıyla açıklanamaz. Bu, aynı zamanda tarihsel kazanımların tamamen silinmesine dönük bir saldırıdır. Topluma bu dönüşüm dayatılmaktadır. Tıpkı, kadınların ikincilleştirilerek hedef haline getirilmesinde olduğu gibi. Ailenin korunması ve güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı ile Medeni Kanuna dönük saldırılar kadınları hedef almaktadır. Yurttaşlığın ortadan kaldırıldığı politikalar güç kazanırken, kadın cinayetleri cezasızlık ortamında artmaktadır. Laikliğin zayıflatılması, bütün toplumsal eşitsizlikleri büyütmektedir.

Bir ülke halkını belirleyen birlikteliğin üzerinde yaşadığı coğrafyadan ibaret olmadığı; hukukunun, eğitimden sağlığa, beslenmeden, çalışmaya, örgütlenmeye kadar yurttaşlarının ortak toplumsal haklara, ortak eşitlik ve özgürlük zeminine sahip olmasıyla, kamusal alanda nefes alıp vermesiyle, ilgili esas olduğunu söylemek gerekir. İşte bu zemin ayağımızın altından çekiliyor. Kadıköy’ün orta yerinde, mahkeme kararına rağmen dayatılan cami projesinden, Diyanet’in köylere kadar ilkokul öncesinden başlayarak eğitimdeki geniş yetkilerle donatılmasına, tarikat-cemaatlerle protokoller imzalanmasına, kadar uzanan gelişmeler tesadüf değildir. Tarikat-cemaatlerin faaliyetleri ile İslamcı terör örgütlerinin şeriat ve hilafet çağrılarına herhangi bir yasal yaptırım uygulanmaması, bu çağrılar adliye koridorları ile TBMM çatısı altında bile yapılırken, Sol Parti örneğinde olduğu gibi, şeriata karşı laikliği savunan yurttaşlara yönelik gerici  saldırılar ile başta Cumhuriyeti savunmakla görevli Cumhuriyet savcılarınca laikliği savunanlara açılan soruşturmalar, gözaltılar, yargı organlarınca uygulanan cezai yaptırımlar ve Cumhurbaşkanlığı katında açıkça dile getirilen şeriat savunuları karşı devrimin geldiği aşamayı göstermektedir. Kamusal alanın dinselleştirilmesi, eğitimin dini referanslarla şekillendirilmesi ve laikliği savunan yurttaşların baskıyla susturulması, laikliğin tasfiyesini hedefleyen bütünlüklü bir sürecin parçalarıdır. Bu sürecin geldiği aşama, öncesinde başlayan ama son yirmi küsur yıllık siyasi iktidar eliyle, Cumhuriyet’in tasfiyesini hedefleyerek kurulan yeni rejimdir. Emekçileri bu tam boy sermaye rejimine ikna etmek için gericilik başat ideolojik araçtır.

Yanı başımızdaki Suriye örneği, emperyalizmin gericilikle ilişkisini bir kez daha ortaya koymaktadır.  Türkiye’yi de içine alan bir çerçeveye sahip olan emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, Suriye’nin cihatçı terör örgütü HTŞ tarafından ele geçirilmesinde rolü azımsanmayacak siyasi iktidar, ülkemizde de gerici politikalarını hızlandırdı. 2011’den itibaren emperyalizmin işbirlikçisi olarak cihatçı çeteleri besleyip büyüten iktidarın en yetkili şahsiyetlerinin son bir buçuk yıldaki Şam trafiğinin yanı sıra cihat ve cihatçı güzellemeleri, uluslararası ilişkilerdeki dini referanslı işbirlikleri içeride de ümmet vurgusuyla pazarlanıyor. Osmanlı anlatıları, kurumsal ve toplumsal yapısı, eğitimden, idari, ekonomik, siyasi yapıya kadar hızla Cumhuriyet kurumlarını ikame etme hedefiyle meşru hale getiriliyor. Tarikat-cemaat uzantılı unsurlar, Afganistan, Suriye gibi birçok ülke ile birlikte Türkiye’de faaliyetlerini arttırıyor, bunun önü açılıyor. Öte yandan, laiklik ve onu savunan, sahip çıkan herkes siyasi iktidar ve çevresi tarafından gayri meşru ilan ediliyor. Başına ödül konan cihatçı Colani, emperyalizm ve işbirlikçileri tarafından kahraman ilan ediliyor. Bir yandan lke vatandaşlığı dövizle satılırken, diğer yandan El Kaide, IŞİD vb cihatçı terör örgütü unsurlarının ülkemizde nasıl koruma altına alındığı, vatandaşlık verildiği sorumluluk sahibi basın emekçileri tarafından belgeleniyor. Uluslararası sermayenin rahatça yayılabilmesi, emperyalizmin, kaynaklara el koyma arzusu ile dünyada egemenlik alanları yaratabilmesi için gericilik uzunca bir süredir kullanışlı bir araç olmuştur. Bunu ne yazık ki yaşayarak görüyoruz.

Ancak, laiklik mücadelesi bu topraklarda yeni değildir. Aksine, emperyalist işgalcilere karşı verilen Kurtuluş savaşıyla birlikte derin bir tarihsel geçmişe sahiptir. Laik Cumhuriyet’in kazanımlarını hedef alan saldırılar karşısında çok sayıda aydın yaşamını yitirmiştir. Teğmen Kubilay’ın öldürülmesiyle simgeleşen süreç, Çorum, Maraş katliamları, 1990’lı yıllarda Muammer Aksoy, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerine, Sivas Katliamına kadar uzanan acı bir tarihsel hattı oluşturur. Bugün verilen mücadele, bu tarihsel sorumluluğun devamıdır.

2016 yılında Cuma Genelgesi’ne karşı Ankara’da kurulan Laikliğe Çağrı girişimi önemli bir toplumsal karşılık yaratmış olsa da zaman içinde etkisi zayıflamıştır. Bu deneyimin ardından daha kapsayıcı ve kalıcı bir örgütlenme ihtiyacı ortaya çıkmış; bir meclis modeliyle yeni bir yapılanma kurulmuştur.

25 Eylül 2023 tarihinde sanatçı, akademisyen, gazeteci, eğitimci ve hukukçulardan oluşan 90 aydının imzasıyla Laiklik Meclisi kurulmuştur. Amaç, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinde var olan direnci yeniden örgütlemek ve laikliği geleceğin temel güvencesi olarak savunmaktır. Çünkü laiklik mücadelesi aynı zamanda ülkenin geleceğini kazanma mücadelesidir.

Bugün yaşanan süreç yalnızca dinsel bir yükseliş değildir; yeni sermaye rejiminin ideolojik zeminidir. Yurttaşlık bilincini zayıflatarak toplum, tarikat-cemaatlerin, aşiretlerin, mafya çetelerinin tahakkümünde bir ümmet olarak kurgulanıyor.  Burada, toplumsal haklar gasp ediliyor, bağımsızlık uluslararası sermayeye ve emperyalizme peşkeş çekiliyor. Toplum parçalanıyor.

Laiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrılması veya yaşam tarzıyla ilgili değildir. Laiklik, nefes alabilmemizin, emekçilerin insanca yaşamasının koşuludur; gençlerin gelecek iradesidir; kadınların toplumsal eşitliğinin zemini, evden çıkabilmesinin, çalışma hayatının eşit bileşenleri olmasının ön koşuludur; bağımsız ve aydınlık bir ülke umududur. Bunun için, karanlığa karşı verilecek laiklik mücadelesi, başta emekçiler, kadınlar ve gençler olmak üzere her alanda bütünlüklü yürütülmelidir. Ortak irademizi kırmak için laikliği hedef alanlara karşı da bu ortak iradeyi ayağa kaldırmak gerekiyor.