Google Play Store
App Store

Hemen her seçimin ardından yapılan “seçmen hangi mesajı verdi?” değerlendirmeleri saçmadır.

Hemen her seçimin ardından yapılan “seçmen hangi mesajı verdi?” değerlendirmeleri saçmadır. Birileri kalkıp sanki “seçmen” diye tek bir kişi ve irade varmış gibi ciddi ciddi böyle tahliller yaparlar. Üstelik dinleyen, ciddiye alan da çıkar.

Ancak, “aday listeleri hangi mesajı verdi?” sorusu bunun gibi değildir. Çünkü bu listeler çok büyük ölçüde siyasal partilerin liderleri tarafından belirlenmektedir. Bu durumda, herhangi bir partinin aday listesinde “mesaj” aranması makul sayılmalıdır.

O zaman, AKP, CHP, MHP ve BDP aday listelerinden hangi “mesaj” çıkmaktadır? Daha doğrusu, bu listelerden tek ve ortak bir mesaj çıktığı söylenebilir mi?

Çok daha özel bir yere oturan BDP’yi bir kenara bırakacak olursak, diğer üç partinin listesinden ortak bir “mesaj” çıktığını söylemek mümkündür: AKP, Türkiye’de düzen siyasetinin eksenini daha da sağa kaydırmakta, üstelik diğer düzen partilerini de bu eksene doğru çekmektedir. Şöyle de söylenebilir: AKP, yeri ve zamanı geldiğinde kendi içinde “muhalefet” olabilecek, belirli bir ideolojik donanıma sahip odakları etkisizleştirip biat kültürüne sımsıkı bağlı teknisist-pratisyen kadroları meclise taşımakta, diğer partiler de AKP ile yıldızı her nasılsa barışmamış her tür sağ figürün üzerine üşüşmektedir.

AKP kendi ideolojisini daha türdeşleştirip kadrolarını teknisistleştirirken, sağ ideolojinin farklı varyasyonları da muhalefete kalmaktadır.

Eksen böyle sağa çekilmektedir…

***

İktidar olsun olmasın, Türkiye’de 1940’lardan bu yana her düzen partisi kendi içinde ideolojik-siyasal muhalefet dinamiklerini barındırmıştır. 2002’ye ve AKP’ye gelinceye kadar böyledir. AKP bu anlamda aykırı bir örnek olmuştur. Böyle iken, AKP şimdi bırakın reel olanını kendi içindeki potansiyel muhalefet dinamiklerini bile etkisizleştirmektedir. Eğer gündemde olan başkanlık sistemi ise, müstakbel yürütme kendisine kayıtsız şartsız biat eden bir yasama tasarlamaktadır.   Herhangi bir başkanlık sistemi yasama ile yürütmenin en azından ilkesel planda katı ayrılığına dayanırken, Erdoğan’ın kafasındaki, yasamaya bire bir yansıyan bir yürütmedir.

Özetle, yarın bir gün başkanlık sistemine geçilirse, Türkiye’nin başına geçecek kişi, başkanın ötesinde caudillo (otoriter bir düzende şef) olacaktır.

Erdoğan, caudillo olarak böyle bir düzene doğru seçim öncesi en önemli adımını aday listesiyle atmıştır.

***

Başkanlık sisteminden söz ediyorsak, mesele, “hadi bir de bunu deneyelim” meselesi değildir. Türkiye kapitalizmi, ekonomideki belirli gelişim dinamiklerini siyasal-yönetsel açılım ve hamle düzlemine geleneksel parlamenter rejim çerçevesinde taşımakta bir tıkanma noktasına gelmiştir. Bu rejim çerçevesindeki en son hamle, 2002-2011 dönemi AKP iktidarı ile gerçekleşmiştir. Geleneksel parlamenter rejim çerçevesinde Menderes, Demirel ve Özal zincirinin bu anlamdaki en son halkası da Erdoğan olmuştur. Bugün geldiği noktada Türkiye kapitalizminin geleneksel parlamenter rejimi canlı tutacak, yasamanın yürütme üzerindeki ciddi denetimine tahammül edecek, düzen partilerini alternatif politikalarla yarıştıracak dinamizmi kalmamıştır.

Hamleci dönemini geleneksel parlamenter rejimde geçiren Türkiye kapitalizmi, bugün geldiği “idare edilme” döneminde artık çok daha güçlü bir yürütmeyi, başkanlık sistemini denemek istemektedir.

Burjuvazinin kimi kesimleri ve belirli siyaset odakları bu sisteme henüz soğuk bakıyor olabilir. Fazla önemi yoktur; başka ve önemli bir gelişme olmazsa ikna edileceklerdir.

***

Böyle bir sisteme geçildiğinde caudillo’nun kim olacağı belli de, ya yasama organında ağırlık kimlerde, daha doğrusu hangi tipolojide olacak?

Sağda solda söylenenlerde gerçek payı vardır. AKP, daha doğrusu caudillo, geleneksel siyasetçi tipolojisi dışında artık kendine özgü bir siyaset “eliti” yaratmıştır ve şimdi bu eliti parlamentoya taşıyacaktır. Yerleşik biat kültürü dışında söz konusu “elitin” başat özelliği, iç dinamizmini yitirip sabitleşen bir ideolojik duruşun, özel uzmanlık, teknisizm ve pratikçilikle harmanlanmasıdır. Bunlar, yapacak yorumu ve tahlili, sorulacak sorusu değil, caudillo tarafından verilmiş emri ve ifa edilecek görevi olan kişilerdir.

Bülent Arınç, Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Vecdi Gönül, Hüseyin Çelik vb. şöyle veya böyle siyasetçiyse, bunlar teknisist-aparatçıktır…

Artık ne kadar “elit” denebilirse…

***

Ya “muhalefet”?

Önümüzdeki dönem TBMM ne tür tartışmalara sahne olacak?

Düşünürsek buluruz:

Tekstil sektöründen Süleyman Çelebi ile Umut Oran’ın meclis performansı AKP’nin sanayi politikalarını sıkıştıracaktır…

CHP’den Faruk Loğoğlu ile MHP’den Deniz Bölükbaşı, Davutoğlu’nun dış politikasını sorgulayacaktır. 

Kürt sorunu tartışılırken, Sezgin Tanrıkulu (CHP), Mehmet Metiner ve Galip Ensarioğlu (AKP) üçlüsü BDP’den rol çalacaktır.

CHP’den Sinan Aygün, Aydın Ayaydın ve Faik Öztrak, MHP’den Sümer Oral’la el ele verip finans politikalarında AKP’ye meydanı dar edecektir.

Mehmet Haberal Ergenekon konusunda Şamil Tayyar ile kapışacaktır.

CHP’den (seçilmesi zor ama) Muhammet Çakmak da din ve tarikat konularına AKP dışında yeni bir boyut getirecektir.

Ne meclis, ne bileşim, ne muhalefet ama!

Gerisini karıştırmaya gerek yok; aday listeleri işte bu “mesajları” vermiştir.