Google Play Store
App Store

Son yıllarda küresel ekonomi-politik düzlemde sessiz fakat derin bir paradigma kaymasına tanıklık ediyoruz. Neoliberal çerçevenin yerleşik kabullerinin sorgulanmaya başlanması, özellikle 2020 sonrası dönemde daha görünür hale geldi. Bu sorgulamanın ürettiği alternatif yaklaşım ise, giderek daha fazla akademik literatürde ve politika yapıcı çevrelerde karşılaştığımız bir kavramla ifade ediliyor: London Consensus.

Bu kavram, yalnızca ekonomik teori düzeyinde bir tartışma değil; hükümetlerin pratik politika üretme süreçlerini de doğrudan etkileyen bir yönelim. Dahası, küresel güç rekabetinin, enerji güvenliğinin ve teknolojik dönüşümün hızlandığı bir evrede devletin rolüne ilişkin yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor.

TEMEL ÖNERMESİ NE

London Consensus, özetle, devletin ekonomik ve toplumsal kalkınmada yeniden “stratejik aktör” konumunu üstlenmesi gerektiği tezine dayanıyor. UCL’de İnovasyon ve Kamu Amacı Enstitüsü’nün kurucu yöneticisi ekonomist Prof. Mariana Mazzucato’yu burada anmadan geçmeyelim.

Bu yaklaşım, 1980’lerden itibaren küresel politika tavsiyelerine damgasını vuran derinleşen gelir adaletsizliğinin temelinde yatan Washington Consensus’un tersine, devletin geri çekildiği bir düzeni değil; tam tersine koordinasyon, yatırım ve yönlendirme kapasitesinin öne çıktığı yeni bir model öneriyor. Çünkü dünya ekonomisi eski parametrelerle yönetilemeyecek kadar hızlı ve çok katmanlı bir dönüşüm yaşıyor. Tedarik zincirlerini güvence altına almayan ülkeler kırılganlaşıyor; teknoloji üretmeyen ülkeler bağımlı hale geliyor; enerji dönüşümüne geçmeyen ekonomiler rekabet avantajını kaybediyor.

Bu dönüşümü tetikleyen unsurlar, son on yılın küresel dinamiklerinde giderek belirginleşen bir dizi yapısal kırılmadan besleniyor. Pandemiyle birlikte görünür hale gelen tedarik zincirlerinin kırılganlığı, ülkelerin yalnızca maliyet avantajına dayalı küresel üretim ağlarına güvenemeyeceğini gösterdi. Aynı dönemde jeopolitik rekabetin ekonomik alana taşınması, özellikle ABD–Çin hattında teknoloji, ticaret ve stratejik sektörler üzerinden yeni tür bir güç mücadelesini ortaya çıkardı. Bununla eş zamanlı olarak enerji güvenliği ve iklim krizinin zorladığı dönüşüm, ülkeleri yeni enerji kaynaklarına, altyapı yatırımlarına ve karbon azaltım stratejilerine yöneltti.

Birçok ekonomide hissedilen yüksek enflasyon, ücret baskıları ve artan eşitsizlikler, sosyal dokuyu zayıflatarak ekonomik politikaların yeniden düşünülmesini zorunlu kıldı. Bir de tabi, yapay zekâ, yarı iletkenler ve biyoteknoloji gibi alanlarda derinleşen rekabet, teknolojik kapasitenin artık ulusal gücün temel belirleyicilerinden biri haline geldiğini teyit etti.

İşte tüm bu sorunlu alanlara çözüm geliştirme yolunda yapılan akademik çalışmalar bir araya gelerek devletin ekonomik düzlemdeki rolüne ilişkin yeni bir yaklaşım olan London Consensus’un ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Bu yaklaşım akademik literatürde giderek daha sistematik bir form kazanıyor. London Consensus temelde altı ana sütun üzerinde yükseliyor:

  1. Sanayi Politikası: Stratejik sektörlerde devletin açık yönlendirmesi, yerli üretimin güçlendirilmesi ve tedarik zinciri bağımsızlığı.
  2. Yeşil Dönüşüm ve Enerji Ekonomisi: Karbonsuzlaşma sürecinin ekonomik yapıları dönüştürmesi ve enerji güvenliği ile iklim politikalarının bütünleşmesi.
  3. Teknoloji Devleti: Yapay zekâ, yarı iletkenler, biyoteknoloji gibi yüksek teknolojili alanlarda rekabetin devlet destekli kurumsal mimari ile yürütülmesi.
  4. Kamu Yatırımları ve Altyapı Modernizasyonu: Dijital, ulaşım, enerji ve sosyal altyapıların yeniden tasarlanması; kamu yatırımlarının stratejik niteliğinin artması.
  5. Aktif İşgücü Politikaları: Beceri dönüşümü, yaşam boyu eğitim, genç ve kadın istihdamını artırmaya dönük kurumsal yeniden yapılanmalar.
  6. Ulusal Güvenlik – Ekonomi Bütünleşmesi: Ekonomik politikaların dış politika ve güvenlik stratejileriyle uyumlandırılması; kritik sektörlerde stratejik otonomi. Bu altı sütun yalnızca yeni bir ekonomi politikası önerisi değil; aynı zamanda devletin kapasitesini, kurumların işleyişini ve ekonominin üretim yapısını yeniden tanımlayan bütünsel bir yaklaşımı temsil etmesiyle yeni bir çağın da kodları. Bildiğimiz ticaret kurallarının, uluslararası kurumların, aşırıya kaça özeleştirmelerle kapasitesi taşeronlaştırılan devletlerin, kamusal kurumlardaki aşınma sonucu ortaya çıkan yönetim kabiliyeti düşüklüğünün ve nihayetinde yükselen otokratik düzenin antitezini tanımlıyor.

Bu bağlamda London Consensus, yalnızca ekonomik bir söylem değil; küresel düzenin yeniden şekillendiği bir dönemde stratejik konumlanmanın çerçevesi, demokrasiye can suyu adına bir umut olarak görülüyor. Kısaca, London Consensus, günümüzün karmaşık ekonomik gerçekliği içinde yeni bir yol haritası sunuyor. Eski normların çözüldüğü, yeni oyun kurallarının yazıldığı bir dönemde bu çerçeveyi anlamak, yalnızca akademik bir merak değil; aynı zamanda geleceği doğru okumak için zorunlu bir adım.

Bu başlangıç yazısı ile amacım London Consensus’u yalnızca kavramsal bir çerçeve olarak tanıtmak değil. Bir yazı dizisi haline getirerek önümüzdeki haftalarda bu altı sütunu ayrı ayrı ele almak. Böylece Türkiye olarak ekonomik buhranı kaçınılmaz kılan hukuksuzluk deliğine düşmeye devam ederken dünyanın hangi yönde ilerlediğini, küresel güçlerin bu yaklaşımı nasıl uyguladığını, yeni dönemin kazanan ve kaybedenlerinin nasıl şekilleneceğini ve ekonomik dönüşüm ile siyasal düzen arasındaki ilişkinin nasıl değişmekte olduğu gibi soruları analitik bir düzeyde tartışmak. Başladığım yazı dizisi ile dönüşen dünyayı kavramak, bu dönüşümün mantığını berraklaştırmak ve tabi Türkiye’nin bu gelecekteki yerini tartışmaya açmak.