Lorenzo Montanari: Sınıf mücadelesi anti emperyalist olmalı

Söyleşi: Özge Güneş
Avrupa’da kemer sıkma–militarizasyon hattının sertleştiği bir dönemde, İtalya’dan emek hareketlerinin perspektifini anlamak amacıyla, Unione Sindacale di Base (USB) – Taban Sendikasından Lorenzo Montanari ile görüştük.
Montanari, kıta genelindeki eşzamanlı grev dalgası, İtalya’da artan silahlanma harcamaları ve savaş ekonomisinin emek rejimi üzerindeki etkilerine dair sorularımızı yanıtladı.
Avrupa’da artan militarizasyon ve kamu harcamalarındaki kesintiler, özellikle İtalya’da Meloni hükümetinin “savaş bütçesi” niteliğindeki 2026 programıyla birleştiğinde, emekçiler açısından nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor? Sendikanız bu dönüşümü nasıl değerlendiriyor?
Meloni hükümetinin, NATO’nun 2035’e kadar GSYH’nin %5’inin askeri harcamalara ayrılması yönündeki yönergesine uymak için izlediği yeniden silahlanma politikaları, sosyal harcamalarda (eğitim, sağlık, hizmetler vb.) çok ağır kesintileri zorunlu kılıyor. Bu kalemler, Avrupa Birliği’nin bütçe kısıtlamaları doğrultusunda, son 20 yılda sağ ve merkez sol hükümetler tarafından zaten ciddi biçimde azaltılmıştı. Eylül ve Ekim aylarındaki seferberlikler, ne siyasal “solun” geleneksel aktörleri (Demokrat Parti ve Yeşiller-Sol İttifakı gibi müttefikleri) ne de sendikal sol (CGIL) tarafından başlatıldı; aksine bu aktörler sonrasında bu eylemliliğe katılmaya çalıştı. Avrupa Birliği’nin ve genel olarak Batı’nın, düşmanlarına karşı savaşa yöneldikleri rekabetçi ve kapitalist yeniden yapılandırma süreçlerine ortak olan bu güçlerden bağımsız siyasal ve sendikal perspektifler kurmak ve güçlendirmek gerekiyor.
Avrupa’da farklı toplumsal ittifaklarda benzer bir tepkinin oluştuğu görünüyor. Bu eşzamanlılık sizce tesadüf mü yoksa kıtada yeni bir koordinasyon biçimine mi işaret ediyor?
Bunlar rastlantı değil: Filistin meselesi, soykırımın başlangıcından bu yana dünyada öfkenin yanı sıra kitlesel protestoları da tetikledi. Batı’da ise ancak son aylarda, egemenlerin ve medyanın her yoldan engellemeye çalıştığı bu konuda nihayet kitlesel bir duyarlılığın geliştiğine tanık olduk. 22 Eylül ve 3 Ekim genel grevleri uluslararası yankı yarattı; 28 Kasım genel grevi ile 29’undaki (Filistin’le Uluslararası Dayanışma Günü vesilesiyle) gösteri de uluslararası bir seferberliğin parçasıdır; Greta Thunberg ve Roger Waters’ın desteği de bunun göstergesi. Bu uluslararası bağların sürdürülmesi ve güçlendirilmesini önemli buluyoruz.
FİLİSTİNLE DAYANIŞMAK SINIFSAL BİR MÜCADELE
Sendikanız açısından militarizme karşı çıkmak ile ücret-hak mücadelesini birleştirmek neden kritik? Hangi toplumsal kesimleri ortaklaştırmayı hedefliyorsunuz?
Filistin halkına yönelik soykırıma karşı tutarlı bir mücadele, ülkemizin -tıpkı bütün Batı gibi- Orta Doğu’nun denetimini sağlamakla görevli olan İsrail’e verdiği desteği sorgulamaksızın yürütülemez. Ekonomik anlamda da savaş ekonomisine geçişi ve ücret sıkıştırmasını dayatan aynı zihniyettir. Bu nedenle, CIGL, CISL ve UIL gibi sendikaların suç ortaklığını reddeden birleşik bir sendikal perspektifle, emek dünyasının ve emeğin dışındaki kesimlerin (gençlik, öğrenciler, işsizler) tümünü, bu halk karşıtı politikaların bedelini bizzat ödeyenleri yeniden bir araya getirmeyi hedefliyoruz.
Refah ve emperyalizm arasındaki ilişkiyi, emperyalizmin refahı sürdürmek için savaşa ihtiyaç duyması gerçeğini göz önünde bulundurarak, anti-emperyalist gündemle ne kadar ilgileniyorsunuz?
Refah ve haklar için verilen mücadelelerin Avrupa Birliği, ABD ve NATO emperyalizmine karşı verilen mücadelelerle yakından bağlantılı olduğuna inanıyoruz. Filistin’den Venezuela’ya tüm halkların anti-emperyalist mücadelelerini destekliyoruz. Küresel işçi ve halk hareketini güçlendirmek için enternasyonalist ve anti-emperyalist bir perspektif gereklidir.


