Makyaj döküldü, yumruk belirdi
Her şey tokalaşmayla başladı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 1 Ekim 2024’te Meclis’in 28. Dönem 3. Yasama Yılı açılışında, o güne kadar “terörün uzantısı” olarak niteleyip kapatılmasını istediği DEM Parti’nin sıralarına giderek partinin yöneticileriyle el sıkışıp herkesi şaşırtmıştı. Bu hamlenin nezaketle açıklanıp açıklanamayacağı tartışılırken, Bahçeli bir hafta sonraki grup toplantısında “Uzattığım el, milli birlik ve kardeşliğimizin mesajıdır. Uzattığım el, gelin Türkiye partisi olun, gelin teröre cephe alın temenni ve teklifidir” diyerek, tokalaşmanın yeni bir siyasi yönelimin parçası olduğunu ilan etti. Devam eden günlerde yine Bahçeli’den Öcalan’ın Meclis’e davet edilmesi, “umut hakkı” önerisi ve “kurucu önder” tanımlamaları gibi ezber bozan çıkışlar geldi.
27 Şubat 2025’te İmralı Heyeti’nin kamuoyuyla paylaştığı çağrıda Öcalan, PKK’ye “Silah bırakın ve kendinizi feshedin” mesajı gönderdi. Bu çağrı üzerine 5-7 Mayıs tarihlerinde 12. kongresini toplayarak kendisini fesheden örgüt, takvim yaprakları 11 Temmuz’u gösterdiğinde Irak’ın Süleymaniye kentinde silah yakma töreni gerçekleştirdi. Bese Hozat liderliğindeki 30 PKK’li, “Barış ve Demokratik Toplum sürecinin pratik başarısı için bir iyi niyet ve kararlılık adımı olarak ve bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde sizlerin huzurunda silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz” ifadelerinin geçtiği açıklamayı okuduktan sonra taşıdıkları silahları ateşe verdi. Bu şüphesiz bir devrin sonuydu ama “yeni” olanın neyi içerdiğini kimse tam olarak bilmiyordu.
Bir yandan gözler Suriye’deydi. Çünkü süreç de bir yönüyle buradaki yeni durumla iç içeydi. İsrail’in, Ekim 2023’te Hamas’ın Aksa Tufanı Harekâtı’nın ardından Orta Doğu genelinde İran ve müttefiklerine yönelik başlattığı saldırıların bir sonucu olarak, birkaç gün içinde yaşanan beklenmedik gelişmeleri takiben 8 Aralık 2024’te Suriye’de Esad yönetimi düştü. Şam’ın kontrolü cihatçı HTŞ güçlerine geçerken, bu aşamadan itibaren ülkenin kuzeydoğusundaki Rojava bölgesini yöneten ve omurgasını Kürt güçlerin (YPG) oluşturduğu SDG’nin yeni düzende hangi statüyle yer alacağı sorusu temel mesele haline geldi. 10 Mart 2025’te HTŞ lideri Colani ile SDG komutanı Mazlum Abdi arasında imzalanan mutabakat, entegrasyona ilişkin bir çerçeve çiziyordu ancak tarafların farklı perspektiflerinden ötürü hayata geçirilemedi. Anlaşmazlığın yarattığı gerilim 2026’nın başında tepe noktasına ulaştı ve işler bugün bulunduğumuz yere geldi.
Suriye’de geçici Şam yönetimi ile SDG arasındaki 15 günlük ateşkes anlaşması bugün 4’üncü gününde. 6 Ocak’ta başlayan saldırıların ardından SDG, kontrol ettiği alanın önemli bir kısmını kaybetti. Kürtlere önerilen entegrasyonda ise başta talep ettiklerinden çok daha azı var. Arap aşiretlerin SDG’den uzaklaşması gibi sahanın değişen dengeleri ve ABD ile İsrail’in bölgede güncellenen tercihleri bu güç kaybının temel sebepleri. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Barrack, “ABD-SDG ortaklığının varlık nedeni değişti. O zamanlar, iş birliği yapılacak işlevsel bir merkezi Suriye devleti yoktu” sözleriyle yapılan manevranın sebebini açıklamıştı. Neticede emperyalizm yeni Şam yönetimine ve Colani’ye kredi açıp Kürtleri sınırlandırma stratejisine geçerken, oluşan bu denklem, AKP-MHP iktidarının talepleriyle de uyumlu bir kontrol haritası ortaya çıkardı. Haliyle bunun “Terörsüz Türkiye” adı verilen sürece de bir yansıması oldu.
Suriye’deki son gelişmeler hem Türkiye’de süreç içinde biriken enerjiyi açığa çıkardı hem de vaziyeti tam anlamıyla netleştirdi. AKP-MHP iktidarının “Terörsüz Türkiye” adını verdiği sürecin, rejimin karakteri nedeniyle ülkede demokrasi, hukuk ve özgürlükler açısından pozitif bir rol oynamayacağı baştan belliydi; Suriye’de yaşananlar ise dayatılana tabi olmak dışında Kürt hareketine bir seçenek sunulmadığını kanıtladı. Baştan bu yana eşit bir müzakereyi reddeden rejimin, Kürt oylarını muhalefetten kopararak kendi varlığını kalıcılaştırma hesapları yaparken, bu planda Kürt hareketine sınırları zorlamama şartıyla sadece “dokunulmazlık avantajı” sunduğu anlaşılıyor. Kürt hareketini Öcalan’ın önerdiği tarafsızlık çizgisine çekmek isteyen iktidarın, birtakım “af” düzenlemeleri, kayyum politikalarının esnetilmesi ve içerideki tutuklu/hükümlülerin tahliyesi gibi uygulamalar dışında kapısı tavizlere kapalı.
Sürecin makyajı artık tamamen dökülmüş durumda. Halılar, kilimler hediye verilip alınsa da açıklamaların tonu şimdi sertleşmeye başladı. Bahçeli geçen haftaki konuşmasında “Uzatılan el kalkan yumrukla yer değiştirebilir” diyerek çizilen çerçeveye itiraz edilmesi durumunda işin tekrar Ekim 2024 öncesine döneceğinin işaretini verdi. Erdoğan ve ortağı, bir kez daha aktörlerin çıkarlarını ayrıştırarak muhalefeti parçalamak istiyor. Çok boyutlu bir saldırıyla karşı karşıya kalan CHP’yi yalnızlaştırmayı ve en sonunda muhalefetin sandıkta ittifak yapmasını engellemeyi amaçlayan bu strateji, süreci yukarıda kurgulayıp muhataplarına dayatsa da buna halkın bir cevabının olacağı unutulmamalı.
Barış, kardeşlik ve bir arada yaşam kültürünün Türkiye için ne denli vazgeçilmez değerler olduğunu anlatmaya gerek yok. Bunların tümü demokrasi ve özgürlüğün hüküm sürdüğü, ekonomiden sosyal hayata eşitlik ve adaletin tesis edildiği bir ülkede sağlam ayaklar üzerine oturabilir. Peki, halkı günden güne yoksullaştırıp adaleti güç hesaplarına meze eden bir zihniyetle işbirliği yaparak gerçek bir barış iklimi yaratılabilir mi? Baskı, tehdit ve dayatmayla, onca suça ve hukuksuzluğa rağmen kucaklaşmanın zemini kurulabilir mi? “Konjonktürel şartlar” nedeniyle bu sorular bazılarına önemsiz gelebilir. Ancak işin aslı şu ki Türküyle Kürdüyle toplumun geniş kesimlerinden rıza alamayan mevcut iktidar, tabanın değişim iradesini tepede kuracağı zora dayalı oyunla paralize etmek istese de kendisini amacına ulaşmaktan alıkoyacak kronik bir tükenmişliğin içinde. Siyasette kaybedenler, bu gerçeği göremeyip halkın duygu ve düşüncelerine yabancılaşanlar olacak.


