Meşruiyet krizi ve erken seçim
İktidar hızla derin bir meşruiyet krizine sürükleniyor. Toplumdan ideolojik ve kültürel rıza üretme yeteneğini büyük ölçüde yitirmiş görünüyor. Meşruiyet krizi giderek bir yönetememe haline, siyasal bir açmaza evriliyor. İktidar ülkeyi yönetmek için giderek artan oranda devletin şiddet aygıtlarına başvuruyor. Tablo, toplumun tüm katlarını ve siyasal düzeni içine alan ulusal bir krize dönüşme eğilimi gösteriyor. Krizin nedeni; iktidarın eriyen toplumsal desteği ve ülkenin gelişkinlik düzeyi ile çatışması ve iktidarda kalma ısrarının yarattığı gerilimdir.
Dar anlamda; iktidarların salt hukuksal ve yasal konumunu koruması onların meşruiyet sahibi olması anlamına da gelmez. Bazen meşru iktidarlar ya da yönetimler yasal dayanaklara –en azından başlangıçta– sahip olmayabileceği gibi, kimi kez de hukuksal bakımdan tartışmasız dayanakları bulunan bir iktidar meşruiyetini yitirebilir. Meşruiyet, dar anlamda bir iktidarın, yönetimin toplumun çoğunluğunun desteğine, onayına ya da rızasına sahip olması diye tanımlanabilir. Bu destek hukuksal ve yasal dayanaklara sahip olmayı da gerektirir. Ancak yetmez; muhaliflerin de itirazları ne kadar radikal olursa olsun, iktidarın yönetme hakkını aldığına itirazlarının bulunmama durumudur.
Bilindiği gibi CHP uzunca süredir iktidarı erken seçime zorluyor. Çok da iyi ve doğru yapıyor. Ancak, bu talep iktidarı kuşatan ve sarsan, toplumun gündelik yaşamını da içine alan ve harekete geçiren, etkili bir tarihsel itilime ve siyasal dalgalanmaya dönüştürülmüş değil. Öyle ki, CHP'nin ilçe ve il örgütleri bile bu konuda özerk bir faaliyete geçebilmenin henüz uzağında. Parti binalarında bu konuda pankartlar dahi asılmamış durumda. Kampanya neredeyse Özgür Özel'in tek başına yürüttüğü bir etkinlik görünümünde. Oysa erken seçim istemi, iktidarın meşruiyet krizine ve "darbe" girişimine karşı muhalefetin geliştirdiği etkili bir siyasal yanıt niteliğinde.
Üstelik bu yanıt (erken seçim istemi) toplum tarafından da benimsenmiş durumda. Anketlerde erken seçim isteminin yakın siyasal tarihte ilk kez yüzde 60'ı aştığı belirtiliyor. CHP lideri Özel'in başarılı ve doğru bir siyasal hamle ile muhalefet güçlerini, halkı ayağa kaldıran eylemlere (mitingler) başlaması da erken seçim talebinin toplumsallaşmasını sağladığını tespit etmek lazım.
Meşruiyet krizine karşı CHP'nin verdiği yanıt ve geliştirdiği eylem çizgisi yeterli bulunmayabilir. Öyledir de... Ancak, erken seçim istemi ve siyaseti hızla bir felakete sürüklenen ülkenin belki de tek demokratik çıkış yoludur. Çünkü Erdoğan-AKP iktidarı sadece bir meşruiyet krizi yaşamıyor, siyasal ve tarihsel ömrünün tükenişini de görüyor. Daha önemlisi, tükenen ömrünü uzatmak için muhalefeti siyasal olarak imha etmeye, meşruiyet krizini çözmek için de samimiyeti kuşkulu yeni bir çözüm süreci yürütmeye çalışıyor.
SÜRÜKLENİŞ DURDURULABİLİR
Bu nedenle, bir devrim ortamı (devrimci durum da diyebiliriz) yaşamayan ülkemizde, erken seçim talebini sahiplenmek, toplumda ve sokakta eylemli olarak yaymak önem taşıyor. Ancak, henüz sendikalar, meslek örgütleri, diğer sol-sosyalist partiler ve devrimci gençlik örgütleri erken seçim talebini içerip sahiplenerek çoğaltacak bir politik pratik içinde değiller. Oysa ülke yakın ve vahim bir tehdit ile karşı karşıya. AKP iktidarı MHP desteğiyle kalıcı bir İslamcı-faşist diktatörlük ya da rejim kurmak için harekete geçmiş durumdadır. Temel görev ve tarihsel sorumluluk bu tehdidi yenilgiye uğratmak, düzenin sınırlarını aşan bir politik ufukla devrimci-demokratik bir mücadeleyi örgütlemektir.
Laik ve devrimci bir cumhuriyeti, toplumcu bir perspektifle yeniden kurmanın ufku bizim yönümüzü çizecektir. Bu mücadelenin başarıya ulaşması, eksenini ancak cumhuriyetçiler ile devrimcilerin, Kemalistler ve sosyalistlerin ittifakının oluşturacağı bir geniş cephedir. Özgür Özel buna "Türkiye İttifakı" diyor, uygundur. Ancak bu birlikteliğe "Cumhuriyetçi Cephe" ya da "Cumhuriyet İttifakı" demek sanki politik bakımdan, hem dayandığı tarihsel zemini hem de gideceği yönü ifade etmesi nedeniyle daha uygun olur diye değerlendiriyorum.
Böyle bir adlandırma yine cumhuriyetçi ve demokratik merkez sağ, milliyetçi ve muhafazakâr kesimleri kapsayacak esnekliğe de (toplumsal düzlemde) sahip olacaktır. Böyle geniş bir ittifakın güvencesini, çekirdeğinde yer alacak "sol ittifak" ya da cumhuriyetçi-sol birlik oluşturacaktır. Daha doğrusu oluşturmalıdır.
Acil görev ve tarihsel sorumluluk, İslamcı-faşist diktatörlük girişimini durdurmak ve yenilgiye uğratmaktır.
NEDEN ERKEN SEÇİM
Bu bağlamda demokratik ve hukuksal tek çıkış yolunun erken seçim olduğu görülüyor. İktidar seçim istemiyor. Emekli maaşları ve asgari ücretin düzeyi 2026 içinde bir seçim planlamadıklarını gösteriyor. Seçimi, kendileri için en uygun anda, muhalefeti etkisizleştirdikleri, adliye-polis operasyonlarıyla paralize ettikleri, muhalif basını/medyayı susturdukları ve ekonomik krizin yıkımını hafiflettikleri bir zaman diliminde yapmayı planlıyorlar. Onlar için iktidar ömrünü uzatmak Erdoğan'ı yeniden seçtirmektir. Bu nedenle yine bir erken seçim olacak, ama kendilerinin belirlediği bir tarihte ve bir baskın seçim şeklinde olacaktır.
Bu fırsat İslamcı-faşizan iktidara verilmemelidir. O nedenle erken seçim talebini hayatın içinde maddi bir güce dönüştürmek, yaymak, toplumun sadece CHP mitingleri ile yetinen bir eylemliliğin ötesine taşımak yaşamsal değerdedir. Sol ve sosyalist partiler, sendikalar ve meslek örgütleri, devrimci gençlik hareketi bu tarihsel sorumluluğun gereğini yerine getirmelidir.
Kürt siyasal hareketi, iktidarın tarihsel ömrünü uzatacak bir ilişkiden kopmalı, bu siyasal tuzağa bir kez daha düşmemelidir. Suriye'den gerekli dersi almalıdır.
TARİHSEL FIRSAT
Türkiye emekçilerinin, demokratik ve ilerici güçlerin önünde tarihsel bir fırsat da var. Gericiliği ve faşizmi bir daha toparlanamayacakları şekilde yenilgiye uğratmak ve bir tehdit olmaktan çıkarmak mümkündür. Biz, 1920'lerde İtalyan ve Alman solunun yapamadığını yapabiliriz. Bunun yolu da, özellikle Alman solunun yaptığı hatayı tekrarlamamaktır. Bu tarihsel dersi bıktırana kadar tekrar edeceğim. Çünkü fiili bir darbe süreci yaşıyoruz. Sonucu, yani ülkenin tam olarak hangi yöne evrileceği bu mücadelenin nasıl sonuçlanacağına bağlı. "Biz kazanacağız" sözünü ajitatif bir motif olmaktan çıkarmalıyız. Kendimizden emin olmalıyız.
İKTİDAR VE İÇ-DIŞ DİNAMİKLER
Erdoğan-AKP iktidarı, iç ve dış dinamikler arasında, tarihimizde çok az rastlanabilecek bir örtüşmenin sonucu 2002'de iktidara geldi ve onu bir daha bırakmadı. Türkiye Soğuk Savaş döneminin son kurbanıydı, 28 Şubat hamlesi de durumu kurtarmaya, savrulmayı önlemeye, İslam-Doğu dünyasının ilk demokratik devrimini kurtarmaya yetmedi.
AKP'yi iktidara getiren iç ve dış dinamikler 2015'ten itibaren büyük ölçüde değişti. AKP-Erdoğan iktidarının toplumsal ve siyasal bakımdan çözülme ve dağılma süreci sancılı, gerilimli ve çatışmalı bir seyir izledi. Çünkü siyasal İslamcı hareket iktidarı bırakmıyordu. Ülke, darbe girişimleriyle sarsılmaya ve şiddetin siyasallaştığı bir ortama girmeye başladı. Anayasa ve hukuk fiilen neredeyse askıya alındı. Bu siyasal ortam, toplumu çürütecek boyutlarda sürüyor.
AKP-Erdoğan iktidarı tıpkı 2003-2008 arasında yaptığı gibi içeride kaybettiği ya da yeterince sağlayamadığı iktidar kudretini ve meşruiyetini dış dinamiklere, bizim olayımızda emperyalizme yaslanarak gidermeye çalışıyor. Çünkü 2003-2008'den farklı olarak, AKP uzun bir iktidar dönemi geçirdi. Günün sonunda, makroekonomik dengeleri ve gelir adaleti bozulmuş, yoksullaşmış, yağmalanmış, demokratik ve laik kurumları imha edilmiş bir ülke var önümüzde. Ancak, yıktığı cumhuriyetin yerine kalıcı nitelikte bir düzen ve rejim kuramayan ve bu nedenle tarihi zorlayan, toplumun boğazını sıkan bir iktidar durumunda.
Bu iktidar, toplumun her kesimiyle kavga ediyor. Emekçilerle, işçi sınıfıyla, emeklilerle, çiftçilerle, kadınlarla, gençlerle, Alevilerle, Kürtlerle (Suriye) ve samimi dindarlar ve cumhuriyetçi muhafazakârlar ile çatışıyor. Cami cemaatini bile bölmüş durumda. Tarikat ve cemaatler ile iktidar gücüyle yarattığı rant düzeni ve dokusunu değiştirdiği yüzde 25 civarında bir kesim dışında desteği yok. Bu kesim de iktidarı kaybettiği anda dağılacak bir yapıya sahip. Yüzde 10-15 civarında bir kararlı kesim dışında gerçek bir desteğe sahip değil. Bu tablo ile AKP ülkeyi yönetemez. Tarihinin en güçsüz döneminden geçiyor. Bu güç açığını, politik şiddet (adliye-polis) kullanarak ve ABD-Trump yönetimine dayanarak kapatmaya çalışıyor.
ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın "Erdoğan'a ihtiyacı olan meşruiyeti verdik" demesi boşuna değildi. Bir gerçeği ifade ediyordu. Erdoğan-Trump görüşmesinden hemen sonra söylenmesi de ayrıca önem taşıyordu.
Erdoğan ve AKP küresel ölçekte ABD'ye, daha doğrusu Trump yönetimine, bölgesel düzeyde ise Suriye'deki siyasal İslamcı HTŞ iktidarının sağladığı manevra alanına güveniyor. Ancak, fena halde yanılıyor. Çünkü durum göründüğü gibi değil.
DIŞ DİNAMİKLERİN NİTELİĞİ
Duruma yakından bakalım; ABD'nin dünyada, daha daraltarak ifade edersek eğer, kapitalist-emperyalist alemdeki hegemonyasının sonuna gelinmiş durumda. ABD'nin ayaklarının altındaki küresel iktidar halısı çekiliyor. ABD'nin dijital teknoloji şirketlerinin sahipleri ve yöneticilerine, yeni askeri-sınayi komplekse ve muhafazakâr-dinci siyaset sınıfından oluşan yeni oligarşiyi temsil eden faşizan Trump yönetimin saldırgan ve kaba tutumu sadece bu süreci hızlandırdı. Her yıl İsviçre'nin Davos kentinde yapılan Dünya Ekonomik Forumu, kapitalist âlemin, küresel ekonomi ve siyasetin nabzının tutulduğu bir buluşmadır. Bu yıl da böyle oldu. Toplantıya Trump da katıldı ve Birleşmiş Milletler'in yerine ikame edeceği alternatif bir platform kurmaya çalıştı. Otoriter ve faşizan iktidarlara sahip ülkeler dışında kimse katılmadı. Gazze'nin de geleceğini belirleyecek bu kurula AKP iktidarı da katıldı. Erdoğan açıkça yer almak yerine Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ı gönderdi. Utançtır.
Davos forumunda AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Kanada Başbakanı Mark Carney'in yaptığı konuşmalar Batı ve kapitalist dünya bakımından tarihsel öneme sahipti. ABD hegemonyasının bittiğini ve dünyanın yeni bir döneme girdiğini söylediler. ABD'nin iktidarının sonlandığı açıktı ama yeni dönemin nasıl olacağı belirsizliğini koruyordu. Trump zaten 164 uluslararası kuruluştan ABD'nin çekildiğini açıklamıştı.
Gerek Carney gerekse Leyen yapısal bir başkalaşım ve bir dönüşümden söz ettiler. Tespitleri ortaktı, gelecek belirsiz de olsa –ki 'şimdi canavarlar zamanı'ydı– bir durum kesindi; ABD öncülüğündeki ve egemenliğindeki dünya düzeni bitmişti. Artık yeniden kurulması da mümkün değildi. Çıplak gerçek bu olguydu.
Yani, Trump'ın Grönland'ı istemesi salt dengesizliği ya da manyaklığından kaynaklanmıyordu. Avrupa ile köprüleri atıyor, Batı Bloku'nun yükünü artık taşımayacağını ilan ediyor, dahası bir NATO ülkesini (Danimarka) askeri bakımdan tehdit ediyordu. Rusya ve Putin ile şimdilik anlaşmış görünüyordu. Bütün dikkatini Çin'in yükselişini engellemeye, ABD'yi askeri gücüne dayanarak bu kez zorla, hegemon olmasa da, lider (büyük) güç yapmaya çalışıyordu. Çünkü hegemonya sadece ekonomik ve askeri güçle sağlanacak bir olay değildir. Daha kapsamlı bir etki ve kavrayıcılık (kültürel, ideolojik, siyasal vb.) içerir. Askeri ve ekonomik gücü henüz duruyordu.
AVRUPA'NIN "BAĞIMSIZLIK" HAMLESİ
AB'nin Hindistan ile serbest ticaret anlaşması yapması –ki çok önemli bir gelişme– Alman ve İngiliz başbakanlarının Çin'i ziyaret ederek ABD'yi dengeleyecek öncü sektörler ve teknoloji şirketleriyle işbirliği olanaklarını araması, ABD sonrasında kurulmaya çalışılan yeni dünyanın ekonomik, dolayısıyla siyasal düzeninin işaretleri olarak okunmalıdır.
Özetle, Soğuk Savaş sonrasında (1990) kurulan ABD liderliğindeki dünyanın (küresel düzenin) sonuna gelindi. Dolayısıyla Trump yönetimine yaslanarak bir iktidar kudreti ve meşruiyeti aramak son derece riskli bir durum. ICE polisinin Minnesota'daki ilk cinayetinin ardından başlayan protestolar, Trump iktidarını sarsmaya başladı. İktidar geri adım attı, önce sahip çıktığı ajanları açığa aldı. Sonra da Nazi özentisi ICE komutanı Gregory Bovino görevden alındı. İki demokrat ABD eski başkanı Obama ve Clinton halkı ayağa kalkmaya ve sokağa çağırdı. ABD iş ve finans çevrelerinin gazetesi Wall Street Journal, Trump'ı ICE ve dış politika konusunda eleştirmeye başladı. Amerikan kapitalizmi ve geleneksel egemen güçleri Trump'ı ve yeni faşizan oligarşiyi düzeni tehlikeye atan maceracı bir güç olarak görüyor. Eğer -bütün dikkatimle izlemeye çalışsam da- Silivri'den kaçırdığım farklı bir veri yoksa, Trump yönetimi geri adım atacak bir hazırlık (özellikle ICE konusunda) yapıyor.
Suriye'deki İslamcı terör örgütü HTŞ iktidarına gelince; onlar İsrail ve ABD ile anlaştı. Bölgede, Erdoğan-AKP iktidarından çok İsrail güçlendi. Dar İslamcı ve mezhepçi dış politika AKP'yi bir kez daha iflasa sürüklüyor. Dış dinamikler, sanılanın aksine iktidarın lehine değil.
Sonuç olarak; CHP, Avrupa ve ABD arasındaki çatışmayı iyi değerlendirebilir. Özgür Özel'in Trump yönetimine açık tavır alması son derece doğru bir tutumdur. Şam'daki HTŞ iktidarına karşı tutumu da cumhuriyetçi geleneğe ve perspektife uygundur. Türkiye'nin takınması gereken asıl tavrı, ilerici-seküler çizgiyi temsil etmektedir.
Sosyalist Enternasyonal zeminini CHP etkin şekilde değerlendirebileceği gibi –ki gördüğüm kadarıyla Özel bunu yapıyor– Moskova ve Pekin'de de birer temsilcilik açmalıdır. Her iki ülkede de, özellikle Rusya'da yüzbinlerce (300 bin) Türk vatandaşı yaşıyor ve çalışıyor. Çin ise, tartışmasız şekilde ileri bir sanayi ülkesi. Moskova'da CHP temsilciliği açılması konusunu 2023 başında bir davete aracılık/kolaylaştırıcılık yaptığım sırada K. Kılıçdaroğlu ve yönetimine de önermiştim, ama olmamıştı.
İktidar aslında silkelense gidecek durumda. Bunun yolu birleşik mücadele ve bir birleşik muhalefet blokunun oluşturulmasıdır.


