Metinlerarası bozuk yollar
Kanada'nın kuzeyinde, termometrenin -27 dereceyi gösterdiği karlarla kaplı bir coğrafyadayız. Köpeğiyle birlikte yolculuk yapan Tracy adlı genç kadın, ablası ve ölüm döşeğindeki annesine ulaşmak için uğraşıyor. O sırada bir tır düşmanca yaklaşıp kadının arabasını yoldan çıkarmaya çalışıyor. Tracy ve köpek kurtuluyor, ama yüzlerce kilometre boyunca bu tır başlarına bela olacak; mola tesislerinde karşılarına çıkacak, çoktan uzaklaştığını umarken birden tekrar arkalarında belirecek, yüzü hiç görünmeyen ama beyaz bir erkek olduğunu tahmin ettiğimiz otoyol katili onları her fırsatta öldürmeye çalışacak.
2023 yapımı Cold Road (Soğuk Yol) adlı filmin hikayesi böyle. Bu, her ne kadar jeneriğinde belirtilmese de, aslında Steven Spielberg'ün ilk uzun filmi Duel/Bela'nın (1971) bir yeniden-çevrimi sayılır. Bela'da, arabasıyla şehirlerarası yola çıkan pısırık ve 'kılıbık' bir adamın, sürücüsünü hiç göremediğimiz korkunç bir tırla mücadele ederken nasıl zamanla 'gerçek bir errrkek'e dönüştüğünü izliyorduk. Adı David Mann olan adam, soyadında çift 'n' ile vurgulanan göndermenin tersine 'zayıf bir erkek'ti; telefonda karısından azar işitiyor, girdiği mola tesislerinde maçolar tarafından tersleniyor, üstüne üstlük devasa bir fallik obje -tır- tarafından sürekli tehdit ediliyordu. Maceranın sonunda David, soyadının hakkını verecek bir erkeğe dönüşüyordu.
Cold Road'da macerasına eşlik ettiğimiz karakter hem kadın, hem de Kanada kızılderilisi; işgalci beyazlar tarafından topraklarına el koymak için kitleler halinde katledilmiş, devletin kız çocuklarını ailelerinden zorla alıp sırf bu iş için kurulmuş özel okullarda 'dindar beyaz anne adayları'na dönüştürmeye çalıştığı bir toplumun son kuşak üyesi -ve evet, 1930larda Dersim’de yaşanananlara çok benziyor…
Bu yerli kadının karşısında, ölmek üzere olan annesine yaptığı yolculukta kendisini yalnız bırakan anlayışsız kocası, falluslarıyla derilerinin rengine güvenen erkekler ve bembeyaz otorite var. Tracy'nin karşılaştığı bir polise tehlike altında olduğunu anlatmaya çalıştığı bir sahnede bu otorite meselesini çok net görüyoruz: Polisin eli sürekli silahının kabzasında, kızılderili kadını sürekli azarlıyor ve sonunda Tracy bu eril otoriteye boyun eğip uzak durmanın kendisi için daha hayırlı olacağını anlıyor. Polisin yüzü o kadar beyaz ki, etraftaki karlardan daha parlak görünüyor -yeri gelmişken, bu 'beyaz polis' sinemada neredeyse ırkçı bir 'stereotip'e dönüşmek üzere, ama bunun sorumlusu sinema değil...
∗∗∗
Bela'daki karakterin değişimi ne kadar inandırıcıysa Cold Road'daki karakterin değişimi de o kadar inandırıcılıktan uzak, ne yazık ki... Tamam, finalde Tracy artık herhangi bir konuda kocasının desteğine ihtiyaç duymuyor örneğin; ama bu koca zaten öyle önemsiz bir unsurdu ki, varlığı ya da yokluğu filme bir şey kazandırmıyor.
Tracy'nin kızılderili kimliğinde de belirgin bir değişiklik görmüyoruz. Tır şoförünün zulmü ölümcül bir hal aldığında “Yeter artık, burası benim toprağım!” diyerek adamı bir tuzağa çekiyor, ama sonuç olarak ne erkek-egemen sistemi sarsabiliyor, ne de beyaz otoriteye haddini bildiriyor.
Böylece film bittiğinde, sadece 'kimliği belirsiz bir tır sürücüsünden kurtulmayı başaran bir kadın'la baş başa kalıyoruz.
Filmin bir başka olumsuz yanı, pek çok sahnenin neredeyse bire bir Bela'dan kopyalanmış olması.
Bela, hem Spielberg'ün ilk filmi hem de cinsiyetçi bir anlatı olmasına rağmen sinema açısından o kadar iyi ve 'öz' bir film ki, bir kez bile izleseniz o görsel anlatım dili belleğinizde sağlam bir köşeye yerleşiyor. Bu yüzden, özellikle mola tesisi ve katille ilgili detaylar -eldivenleri, botları vs.- başta olmak üzere birçok sahnesi neredeyse birebir kopyalanmış olan Cold Road'u izlerken, zihninizdeki sinema perdesinde sürekli Bela dönüyor.
∗∗∗
Kanada dışında sadece 5-6 ülkede gösterime çıkmış, Türkiyeli seyircinin afişini bile görmediği bir filmle bu kadar ilgilenmemin nedeni şu: Binlerce yıllık 'öykü anlatma sanatı', ister istemez çeşitli kalıplar geliştirdi ve o kalıplarla ilerledi. Dramatik yapının nasıl gelişeceğinden karakter ve tiplerin yaratılması -ya da Brechtyen bir bakışla 'üretilmesi'- süreçlerine dek her alanda çok sayıda estetik kuram üretildi. Vladimir Propp'un halk masallarını çözümleyip sınıflandırdığı Masalın Biçimbilimi'nden Joseph Campbell'ın anlatılarda karakter dönüşümlerinin belli şemalarla şekillenişini gösterdiği Kahramanın Sonsuz Yolculuğu'na dek çok sayıda kitap yayımlandı. İnsanlık tarihini oluşturan asal çelişkilerin (ezen-ezilen, sömüren-sömürülen) anlatılarda nasıl yer aldığını ya da niçin yer almadığını inceleyen çok sayıda çalışma yapıldı.
Yani bugün bir film yaparken, roman ya da öykü yazarken, resim yaparken, müzik yapıtı bestelerken vd. neyi, niçin ve nasıl anlatabileceğimiz konusunda bakabileceğimiz yüzbinlerce yapıt ve onları çözümleyen binlerce bilimsel/estetik çalışma var. Tek yapmamız gereken, yazdığımız senaryoya -yaptığımız resme, heykele vd.- yabancılaşıp azıcık da olsa dışarıdan bakmaya çalışmak...
Aksi halde, ataların “Kuzguna yavrusu şahin görünür.” diyerek özetlediği durum ortaya çıkıyor, amacı iyi olsa da yapısal açıdan kötü çalışmalarla kuşatılıyor etrafımız...


