Google Play Store
App Store

Son yıllarda Türkiye’de taşeronlaşmanın en hızlı ve en görünmez biçimde yayıldığı alanlardan biri lojistik sektörü oldu. Perakendeden e-ticarete, gıdadan hızlı tüketime kadar uzanan zincirin arka planında devasa depolar yer alıyor. Ancak bu parıltılı tüketim zincirinin mutfağında işler hiç de göründüğü gibi değil. Bu depolarda giderek artan biçimde güvencesiz, örgütsüz ve ucuz işgücü çalıştırılıyor. Taşeron firmalar aracılığıyla kurulan sistem, işçiyi ana işverenden koparırken sorumluluğu belirsizleştiriyor. Bugün Migros depo işçilerinin ayağa kalkması, tam da bu köhne yapının yarattığı kronik sorunların bir sonucu olarak karşımızda duruyor.

TAŞERON SARMALI VE MUVAZAA ÇIKMAZI

Lojistik sektöründe taşeronlaşma, sadece ekonomik bir tercih değil; aynı zamanda örgütlenme ve iş güvencesi açısından da bilinçli bir baraj yaratıyor. Depolarda çalışma temposu kesintisiz, iş gücü devri yüksek ve sendikalaşma adeta bir "yasaklı alan". Ayrıca, lojistik faaliyetler çoğu zaman “ana iş” olarak görülmediği için, işçilerin hak arama süreçleri daha da karmaşık hale getiriliyor. Bu tablo, taşeronluğun artık istisna değil, kural haline geldiğini gösteriyor.

Migros depo işçilerinin direnişi, yalnızca basit bir ücret talebinden ibaret değildir. İşçiler fiilen Migros için ter dökse de hukuken farklı taşeron firmaların bordrolarında kayıtlı görünüyor. Bu durum, sorumluluğu belirsizleştirirken işten çıkarmaları da "bir mesajla" yapılacak kadar kolaylaştırıyor. Sektördeki birçok gözlemci ve hukukçu, burada net bir muvazaa ihtimali üzerinde duruyor. Yani işin esası ana iş olduğu hâlde, taşeron maskesiyle yürütülmesi işçinin kıdeminden geleceğine kadar her noktada hukuki bir belirsizlik yaratıyor.

KADRO HAMLESİ DİRENİŞİN İLK ÇATLAĞI

Direnişin yarattığı büyük kamuoyu baskısı neticesinde işverenin, taşeron bünyesindeki bir kısım işçiyi kendi kadrosuna dahil etmeye yönelik adımları, aslında bu muvazaalı yapının zımnen bir itirafıdır. İşveren, "burada bir sorun var" demek zorunda kalmıştır. Ancak bu hamlenin sınırlı kalması ve tüm çalışanları kapsayan, şeffaf ve güvenceli bir sisteme dönüşmemesi, işçi tarafındaki hak arama refleksini kırmaya yetmemiştir. İşçiler için mesele artık sadece kâğıt üzerindeki bir unvan değişikliği değil; mutfaktaki yangını söndürecek reel bir ücret ve sendikal iradenin bizzat masada muhatap alınmasıdır.

SOKAKTAN MECLİS’E

Bu direniş sadece depo duvarları arasında hapsolmadı; farklı illere yayıldı, Meclis kürsülerine taşındı ve maalesef yer yer sert polis müdahaleleriyle karşılandı. Migros örneği, aslında Türkiye’deki tüm büyük perakende ve lojistik zincirlerinde biriken o devasa öfkenin bir prototipidir. Çözüm artık sadece "yüzde kaç zam" sorusuna sıkıştırılamaz. Çözüm; işçilerin örgütlenme imkânlarının yasal güvenceye kavuşması, taşeron sisteminin istisnasız sınırlandırılması ve emeğin görünür hale gelmesidir.

DİNMEYEN BİR DALGANIN HABERCİSİ

Sonuç olarak Migros depo işçilerinin direnişi, yalnızca bir şirketin ücret politikasıyla sınırlı bir yerel olay değildir. Bu eylemler, emekçi ve emekli kesimlerinin giderek derinleşen ekonomik yoksulluğuna, çarşı-pazardaki yangına ve "geçinemiyoruz" feryadına karşı toplumsal bir reflekstir. Düşük ücretler ve ağır çalışma koşulları, artık sadece bireysel bir mağduriyet değil, sistemin sosyal güvenlik mekanizmalarını da çökerten bir boyuta ulaşmıştır.

Migros örneği; taşeronlaşmanın, örgütsüzlüğün ve gelir adaletsizliğinin kesiştiği o tehlikeli noktada, emekçinin hak arama iradesinin somutlaşmış halidir. Bu direniş, sessiz yığınların sesi olma yolunda ilerlerken gelecekte başka sektörlerde ve iş kollarında da çok daha gür dalgaların kıyıya vuracağının en net işaretidir.