Militarizm, kemer sıkma politikaları ve göçmen karşıtlığı: Almanya’nın yeni yönelimi
Almanya, hem dış politikada askeri güç ve jeostratejik çıkarlar üzerinden konumlanıyor hem de içeride bu çizgiyi ideolojik, siyasi ve hukuki araçlarla pekiştiriyor. Toplumsal sorunlar bireyselleştirilerek sınıf dayanışması zayıflatılıyor. Irkçılık, krizin üstünü örten bir ideolojik sis perdesi işlevi görüyor.

Zafer TAŞKIN
Mayıs ayında göreve başlayan yeni koalisyon hükümeti ve onun Şansölyesi Friedrich Merz 2025 yılının ilk yarısında ve devamında yaptığı açıklamalarla Almanya’nın hem iç hem dış politikasında köklü bir yön değişikliğinin sinyallerini verdi. Bu açıklamalarda öne çıkan temel konular; NATO ittifakına tam bağlılık, askerî kapasitenin artırılması, refah devletinin sınırlandırılması ve serbest piyasa rekabetinin güçlendirilmesi oldu. Bu temalar yalnızca teknik politika kararları değil, sermaye sınıfının stratejik çıkarlarını devlet mekanizması aracılığıyla topluma aktaran bütünlüklü bir ideolojik çerçeveyi temsil ediyor. Devlet burada tarafsız bir hakem değil; sermaye düzeninin korunması, yeniden üretilmesi ve derinleştirilmesi için işleyen bir araç hâline geliyor. Friedrich Merz liderliğinde kurulan yeni koalisyon, yalnızca bir hükümet değişikliği değil; Almanya’nın emperyalist yöneliminde stratejik bir sıçrama anlamına geliyor.
ALMANYA’NIN YENİ DOKTRİNİ
NATO ittifakına bağlılığın vurgulanması, Almanya’nın küresel düzeyde daha etkili bir emperyalist aktör olma arzusunun açık bir göstergesi. Orduyu Avrupa’nın en güçlülerinden biri hâline getirme hedefi, Ukrayna Savaşı karşısında izlenen sert tutum ve Ortadoğu’daki çatışmalarda İsrail’e verilen koşulsuz destek bu stratejinin temel ayaklarını oluşturuyor. Bu tablo, Lenin’in emperyalizm analizleriyle büyük ölçüde örtüşüyor. Lenin’e göre emperyalizm, finans kapitalin belirleyici hâle geldiği ve askerî gücün ekonomik çıkarların korunmasında kilit bir rol oynadığı bir kapitalist aşamadır. Almanya’nın askeri kapasitesini büyütme isteği tam da bu jeostratejik hesapların bir ürünüdür.
Bu yönelim yalnızca dış politikada değil, iç politikada da kendini açık biçimde gösteriyor. Eski Başbakan Scholz (SPD) ile başlayan ve Merz (CDU) hükümeti devam eden, İsrail–Hamas çatışması sırasında Filistin halkıyla dayanışma etkinliklerini yasaklayarak, dış politikadaki İsrail yanlısı tutumunu ülke içine taşımış oldu. Almanya, “tarihsel sorumluluk” söylemini bir kalkan olarak kullanarak Filistin’le dayanışma girişimlerini bastırıyor; medyada İsrail yanlısı propagandaya zemin hazırlıyor ve uluslararası arenada açık biçimde taraflı bir pozisyon alıyor. Birleşmiş Milletler’in İsrail’e yönelik savaş suçu uyarılarını “büyük ölçüde” görmezden gelen Berlin, bu tutumuyla İsrail’in askeri operasyonlarına dolaylı destek veren bir aktöre dönüşüyor.
Devlet bu politikaları yalnızca baskı aygıtlarıyla değil, ideolojik mekanizmalarla da meşrulaştırıyor. “Ulusal çıkar”, “güvenlik” ve “demokrasiyi koruma” söylemleri militarizmin haklı gösterilmesini sağlarken; neoliberal reformlar “modernleşme” ve “rekabet gücü” gibi kavramlarla toplumsal onayı üretmeyi amaçlıyor. Antonio Gramsci’nin de vurguladığı gibi egemenlik yalnızca zorla değil, rızayla da kurulur.
Böylece Almanya, hem dış politikada askeri güç ve jeostratejik çıkarlar üzerinden konumlanıyor hem de içeride bu çizgiyi ideolojik, siyasi ve hukuki araçlarla pekiştiriyor. Emperyalist yönelim; militarizm, neoliberalizm ve siyasi baskı mekanizmalarının birleştiği bütünlüklü bir stratejiye dönüşmüş durumda.
KEMER SIKMA, EMEĞE BASKI
Hükümetin ekonomi politikası, büyümeyi özel sektör yatırımları, vergi indirimleri ve rekabetçi piyasa stratejileriyle sağlamaya odaklanıyor. Bürokrasiyi azaltma, şirketlere vergi kolaylıkları sağlama ve enerji maliyetlerini düşürme gibi önlemler sermayenin önünü açarken; toplumun geniş kesimleri açısından gelir eşitsizliğini büyütme potansiyeli taşıyor.
Merz hükümetinin “Üretilenden fazlası harcanıyor” söylemi, krizin sorumluluğunu sosyal harcamalara yükleyerek refah devletinin budanmasını meşrulaştırıyor. Sosyal yardımlar bir hak olmaktan çıkarılıp lütuf gibi sunuluyor, işsizlik bireysel bir sorun olarak çerçeveleniyor, emek gücü daha ucuz ve güvencesiz hâle getiriliyor. David Harvey’nin neoliberalizm analizinde vurguladığı gibi bu süreç, toplumsal sorunları bireyselleştirerek sınıf dayanışmasını zayıflatıyor.
Merz hükümetinin işçilere yönelik bir koruma planı bulunmuyor. Fazla mesai vergilerinin azaltılması ve çalışma saatlerinin esnetilmesi, emekçiler için daha güvencesiz bir iş rejiminin önünü açıyor. Bu yaklaşım, emeği değil sermayeyi merkezine alan bir ekonomi politikasının ifadesidir.
GÜNAH KEÇİSİ GÖÇMENLER
Refah devletinin daraltılmasının gerçek nedeni sermaye sınıfının kriz koşullarında kâr oranlarını koruma çabasıdır. Ancak siyasal iktidar bu durumu doğrudan açıklamak yerine dikkatleri başka bir yöne çekiyor: göçmenlere. Bu noktada özellikle Almanya için Alternatif (AfD) gibi aşırı sağ akımlar devreye girerek sosyal sorunların sorumluluğunu göçmenlere yüklüyor.
Uzun süredir sistematik biçimde kullanılan bu strateji, sağlık, eğitim ve sosyal hizmetlerdeki yetersizlikleri “göçmenlerin yarattığı yük” olarak çarpıtıyor. Böylece ekonomik krizin sınıfsal karakteri görünmez hâle geliyor ve toplumun öfkesi gerçek sorumlulara değil, emekçi göçmenlere yöneliyor. Bu söylem yalnızca aşırı sağın değil, ana akım siyasetin de rıza üretim mekanizmalarına eklemleniyor.
Karl Marx’ın vurguladığı gibi kapitalizm kriz üretmeye mahkûmdur. II. Dünya Savaşı sonrası kurulan “refah” devleti, sermaye açısından tarihsel bir uzlaşmaydı. Ancak kâr oranlarının düşmesiyle bu modelin maliyeti arttı; neoliberal politikalar ön plana çıktı. Bugün Almanya’da yaşanan, bu tarihsel dönüşümün yeni bir evresidir: Sermaye korunurken, fatura göçmenlere ve işçi sınıfına kesiliyor. Irkçılık, krizin üstünü örten bir ideolojik sis perdesi işlevi görüyor.
SOLUN SINAVI
Bugünkü siyasal tabloya damgasını vuran en önemli unsur, toplumsal muhalefetin derin sessizliğidir. Sermayenin saldırgan politikaları sertleşirken, sol siyasal aktörlerin ve sendikaların tepkisi zayıf kalıyor. Die Linke, militarizme ve neoliberal saldırılara karşı tarihsel bir potansiyele sahip olsa da örgütsel krizi nedeniyle bu gücü harekete geçiremiyor. Barış hareketleri parçalı, sendikalar ise sosyal diyalog mekanizmalarına bağımlı durumda. Bu sessizlik, hükümetin ideolojik hegemonyasını pekiştiriyor; militarizm “ulusal çıkar”, neoliberalizm “modernleşme”, göçmen karşıtlığı ise “adalet” söylemleriyle meşrulaştırılıyor.
Bu ortamda sol sosyalist göçmen hareketlerinin rolü kritik bir hal alıyor. Ancak örgütsel zafiyetler, göçmenlerin yaşadıkları toplumun sorunlarına etkin müdahalesini ve alternatif üretimini sınırlıyor. Bu pasiflik, aradan geçen 50 yıla rağmen hükümetin göçmenleri kolayca günah keçisi haline getirmesini sağlıyor. Öte yandan İslami-faşist yapılar “Şeriat isteriz” mitingleriyle ırkçı-faşist partilerin elini güçlendiriyor; toplumsal kutuplaşma derinleşiyor. Oysa örgütlü bir sol sosyalist göçmen hareketi, hem bu yapılara hem de Alman ırkçılığına karşı güçlü bir politik hat kurabilir.
Böylesi bir hareket yalnızca savunmada kalmaz; göçmenlerin mücadele deneyimlerini Almanya’daki birikimle birleştirerek Alman soluna yeni bir ufuk açabilir. Bu da hem göçmen topluluklarını güçlendirir hem de sol muhalefetin toplumsal tabanını genişletir.
KARŞI HAT: BARIŞ, EMEK, DAYANIŞMA
Sessizliği kırmak, ancak örgütlü bir karşı-hegemonik hatla mümkündür. Bunun için üç stratejik eksen öne çıkıyor:
1. Barış hattı: Militarist politikalara karşı birleşik bir barış hareketi inşa edilmeli, silahlanma bütçeleri sosyal hizmetlere aktarılmalı.
2. Emek siyaseti: Neoliberal saldırılara karşı sınıf temelli dayanışma güçlendirilmeli, göçmen–yerli ayrımı reddedilmeli.
3. İdeolojik mücadele: Militarizm, neoliberalizm ve ırkçılığı meşrulaştıran söylemlere güçlü bir karşı anlatı inşa edilmeli.
Merz hükümetinin çizdiği yönelim; militarizm, neoliberalizm ve ırkçılığı birleştiren bütünlüklü bir sınıf projesidir. Bu proje, sermayeyi korurken sosyal adalet, dayanışma ve eşitliği geri plana itmektedir. Gerçek bir alternatif, göçmenlerin günah keçisi ilan edilmediği; barışın, refah devletinin ve sınıf dayanışmasının güçlendiği bir toplumsal hareketle mümkündür. Bu mücadele yalnızca Almanya için değil, küresel ölçekte anti-emperyalist bir hattın da parçası olabilir.


