Google Play Store
App Store

Türkiyenin siyaset zemini, emperyalizmin çok yönlü politikalarının yönlendiriciliğinde gelişen küreselleşme dalgasının yarattığı bir karmaşa içinde.

Bölge ülkelerinde ve Türkiye'de bütün taşları yerinden oynatan büyük bir dalga bu. Etnik, dinsel, kültürel, ekonomik, politik ve sosyal temellere dayalı bütün farklı yapılar bu süreçte farklı tepki ve yönelimler gösteriyor. Bu yüzden her alanda yeni çelişkiler ve karşıtlıklar gelişiyor.

Milliyetçilik ve neo-liberalizm iki karşıt akım olarak bu karmaşanın baskın uçlarını temsil ediyor.

Türkiye'de genel seçimlere yaklaşırken yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda da bu sürecin sol adına tutarlı politikaların geliştirilmesini zorlaştıran karmaşıklaştıran yoğun etkilerini görmek mümkün.

Geleneksel liberal demokratik yaklaşım açısından bakıldığında Anayasa tarafından Türkiye büyük Millet Meclisi iradesine bırakılmış bulunan Cumhurbaşkanlığı seçimine her türlü parlamento dışı müdahaleyi reddeden bir bakış açısını benimsemek gerekir.

Oysa faşist 12 Eylül ürünü anti demokratik bir anayasa doğrultusunda, bütün devrimci demokratik güçleri parlamento dışında bırakan bugünkü parlamento yapısı göz önüne alındığında doğrudan AKP yanlısı böyle bir tutumun demokratik bir tutum olarak sol adına savunulması mümkün olamaz..

Ancak tersine, bugünkü Anayasa ve Parlamento yapısının anti demokratik özelliklerine vurgu yapan geleneksel PDM çizgisindeki bir politikanın da bugünkü Türkiye'nin parlamento dışı etkin müdahale odaklarının öznesi açısından tutarlı bir sol politika olarak kabul edilmesi de hiç mümkün değildir.

Kuşkusuz çağdaş yaşam tarzına ve toplumun özgürleşmesine karşı bir tehdit olarak da gelişen din temelindeki örgütlü siyasi gericilik karşısındaki toplumsal tepkiler görmezden gelinemez; ancak bugün laiklik temelinde yürütülen Parlamento dışı hareketin öznesinin Türkiye'nin en muhafazakâr yapısı olan askeri bürokrasi tarafından oluşturulduğu da ortadadır.

Bu yüzden "eşi türbanlı biri Cumhurbaşkanı olur mu olmaz mı, olursa laiklik elden gider, şeriat gelir mi" çerçevesindeki tartışmaların bu günkü durumu hiç değiştirmeyecek boş bir tartışma olduğu ortadadır.

Sonuç olarak burada da gelinen yer, özgürlükçü eşitlikçi hareketin anti emperyalist / bağımsızlıkçı bir devrimci değişimin sürecinin öznesi haline getirilmesidir.

Önemli bir nokta neo liberalizmle milliyetçilik karşısında takınılacak tutuma ilişkindir.

Kuşkusuz milliyetçilik bugün önümüzdeki en önemli sorunlardan biridir. Her türlü milliyetçiliğin yükselişinde küreselleşmeyle gündeme gelen neo liberal politikalarla ve emperyalizmin bölge düzeyindeki uygulamalarıyla birlikte pek çok neden vardır. Gelişen milliyetçi dalgadan pay kapma peşindeki ulusalcı siyasi partiler de bu gelişmede önemli bir pay sahibidir.

Bu konuda altı çizilmesi gereken en önemli noktalardan biri, milliyetçiliğe karşı mücadelenin liberalizme ve emperyalizme karşı mücadeleden ayrı ele alınamayacağı konusudur.

Hrant Dink öldürülmeden önce BirGUn'de yazdığı ve geçenlerde yeniden yayınlanan bir yazısında Ermeni meselesine ilişkin Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği'nin tavrının samimiyetsiz ve iki yüzlü olduğunu yazmıştı. Onu sıradan milliyetçilerden ayıran ve belki öldürülmesine de neden olan da onun bu devrimci yanıydı. Hrant'ın vurguladığı ve hemen her meselede ortaya çıkan bu "ikiyüzlülüğü" bugün liberal bakış açılarının körlüğünde olmayan herkes görüp hissedebiliyor. Bu yüzden bu iki yüzlülüğün arkasındaki emperyalist politkaları açığa çıkarmadan ve onlara karşı açık bir tavır koyan bir söylem ve eylem hattına sahip olmadan, bir bakıma o politikaların bir sonucu olarak da gelişen milliyetçiliğe karşı yalnızca milliyetçiliğin kötülüklerini sayıp dökerek başarı kazanma şansımızın olmadığı ortadadır.

Türkiye'nin temel meselesini yalnızca "askeri vesayet rejimi ve kurt sorunu" olarak görenler, İslamcılar ve liberallerle işbirliği temelinde bir politikayı savunuyorlar. Bu cümleden siyasal İslam ile (din temelindeki örgütlü siyasi hareketlerle) ittifak önerileri de var. Bu kuşkusuz sol adına savunulabilecek en geri çizgidir.

Milliyetçiliğin bu denli gelişmesinde solun bu tür oportünist günahlarının da şüphesiz önemli bir payı vardır.