Google Play Store
App Store

Faşizm, geçmişi idealleştiren bir söylemle konuşsa da modern kapitalizmin ürettiği bir yönetim biçimidir. Tekelci sermaye, her bunalım döneminde faşizmi yeniden kullanıma sokar. Hindutva’dan Trump’a uzanan çizgi, aynı küresel mekanizmanın bugünkü yüzüdür.

Modern dünyanın eski karanlığı faşizm
Fotoğraf: AA

 Prabhat PATNAIK

Dünyanın dört bir yanında faşist hareketler yeniden yükselişte. Hindistan da bu dalganın dışında değil. Zira Hindistan’da faşist Hindutva (Hindu milliyetçiliği ve üstünlükçülüğünü savunan ideoloji) unsurları on yılı aşkın süredir yalnızca yükselmekle kalmadı, aynı zamanda yönetime de hakim oldular. Ülkenin ilerici çevreleri, anayasada tanımlanan laik ve demokratik düzeni hedef alan, azınlıkları “öteki”leştiren ve çoğunluk içinde onlara karşı nefret üreten bu Hindu üstünlükçülüğünün kökenlerini anlamaya çalışıyor.

Bu olgunun nedenlerine dair çok sayıda açıklama ileri sürülüyor. Kimine göre bu olgunun nedeni, Hindutva ideolojisinin merkezindeki paramiliter örgüt RSS’in, çocuk yaştan itibaren zehirli bir dinsel ideolojiyi yaymak amacıyla kurduğu geniş eğitim ağında yatıyor. Kimine göre ise 400 yıllık Babri Camii’nin yıkılıp yerine bir tapınak inşa edilmesine uzanan süreçte, toplumun çoğunluğu içinde kışkırtılan mezhepçi ve faşizan duygularda. Anti-sömürgeci mücadelenin taşıdığı seküler bilincin zayıflaması ve ülkenin bölünmesinden kalan tarihsel mirasın hâlâ toplumu dinsel hatlar üzerinden bölmeye yarayan bir araç olarak kullanılması da bu tabloyu derinleştiriyor. Listeyi uzatmak mümkün, ancak yön hep aynı: toplumu parçalayan, geçmişi manipüle eden ve aklı felç eden bir ideolojik inşa süreci.

Tüm bu tartışmaların ortak noktası, Hindistan’ın yüzyıllar boyunca şekillenmiş çokkültürlü yapısının ve ortak yaşam geleneğinin, halk arasındaki dinsel ve mezhepsel ayrımı bütünüyle ortadan kaldıramamış olmasıdır. Anti-sömürgeci mücadelenin taşıdığı seküler ruh ve bağımsızlık sonrasında oluşturulan anayasa, bu kaynaşmış geleneğin ifadesi olarak görülür. Ancak bu dinsel bölünmenin kalıcılığı, Hindutva savunucularına kendi siyasal projelerini hayata geçirme fırsatı sunmuştur. Bu duruma göre Hindutva, tarihsel süreklilik içinde ortaya çıkan bir geriye dönüş eğilimidir, yani Hindistan’ın modernleşme sürecinde bastırılamamış eski bir çatışmanın bugünkü biçimidir.

Bu analiz birçok açıdan yerinde olsa da önemli bir eksiklik taşır. Çünkü Hindutva’nın bugünkü yükselişi, yalnızca Hindistan’a özgü bir olgu değildir. Bu yükseliş, dünyanın farklı bölgelerinde eşzamanlı biçimde güç kazanan faşizm dalgasının bir parçasıdır. Arjantin’de Milei, İtalya’da Meloni, Macaristan’da Orban, ABD’de Trump, Türkiye’de Erdoğan, Hindistan’da Modi ve İsrail’de Netanyahu… Her biri farklı bağlamlarda, fakat benzer bir siyasal yönelimle ortaya çıkan figürlerdir. Bu liderlerin tümü, faşizmin küresel ölçekteki yükselişinin halkalarını oluşturuyor. Henüz iktidarı ele geçiremeyenler bile (Fransa’da Marine Le Pen, Almanya’da AfD gibi) kapıya dayanmış durumda. Dolayısıyla Hindutva’yı yalnızca Hindistan’ın iç dinamikleriyle açıklamak, faşizmin küresel karakterini gözden kaçırmak olur.

Bu tür bir tartışma, sınıfsal temeli göz ardı etmeden incelenmelidir. Tarihsel olarak Hindutva’nın toplumsal dayanağı küçük burjuvaziydi (dükkân sahipleri, küçük tüccarlar, yerel esnaf gibi). Ancak bugün Hindutva siyasetinin devletin zirvesine yerleşmesi, gerçekten de bu sınıfın iktidara geldiği anlamına mı geliyor? Başka bir ifadeyle, Hindutva’nın yükselişi hangi sınıfsal güç dengeleriyle açıklanabilir?

Bu tarz sorgulamalar, Hindutva’nın aslında tamamen modern bir olgu olarak kavranmasıyla anlam kazanır. Gerçekte Hindutva, kendisi de bütünüyle modern bir olgu olan küresel faşizm dalgasının Hindistan’daki biçimidir. Faşist unsurların dünya görüşü her ne kadar akıl dışı, bilim öncesi ve hurafelerle dolu görünse de, bu irrasyonellik tek başına faşizmin neden bugün dünyanın dört bir yanında yükselişe geçtiğini açıklayamaz. Bunu anlamak için, bu hareketlerin günümüzde burjuvazinin en güçlü kesimi olan tekelci sermaye tarafından desteklendiğini görmek gerekir. Tekelci sermayenin ortaya çıkışı ve egemenliği modern çağın ürünüdür. Lenin, rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçişi 20. yüzyılın başına tarihler. Dolayısıyla, tekelci sermayenin desteğiyle iktidara tırmanan faşizm de, tüm tarihsel görünümlerine rağmen, kökleri modern kapitalizmin bağrında olan bir olgudur.

Faşist hareketler modern toplumların hepsinde vardır, ancak çoğu zaman kenarda kalır, marjinaldir. Onlar sahneye yalnızca büyük sermayenin ihtiyaç duyduğu anda çıkar, tekelci sermayenin finansmanıyla ve onun denetimindeki medya aracılığıyla görünürlük kazanırlar. Bu yüzden faşizmin yükselişi, sınıfsal açıdan bakıldığında tekelci sermayenin iktidarını ifade eder; hem de onun en saldırgan, en gerici ve yeni palazlanan kesimlerinin kurduğu açık bir terör diktatörlüğü biçiminde. Komintern Başkanı Georgi Dimitrov’un 7. Kongre’deki ifadesiyle, faşist devlet “mali sermayenin en gerici unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür.” Ünlü iktisatçı Michał Kalecki de aynı çizgide, faşist iktidarın “büyük sermaye ile faşist maceraperestlerin ortaklığı” üzerine kurulduğunu söyler.

Bu bahsi geçen ortaklık, sistemin kriz dönemlerinde büyük sermaye açısından kaçınılmaz hale gelir. Hegemonyası sarsıldığında ve tehdit altına girdiğinde, sermayenin kendisi bir yandan dikkat dağıtan, diğer yandan emekçi sınıfları bölüp ortak bir direnişi engelleyen bir söyleme ihtiyaç duyar. Faşist hareketler ise tam da bu ihtiyaca yanıt verir; toplumsal öfkeyi yukarıya değil, birbirine yönlendirir. Bu nedenle büyük sermaye, her kriz döneminde faşist güçlerle ittifaka yönelir. Klasik faşizmin 1930’lardaki Büyük Buhran sırasında yükselişi bu bağlamda anlaşılabilir. Bugün de benzer bir tablo var: 2008’de konut balonunun patlamasıyla derinleşen durgunluk ve işsizlik, neo-liberal kapitalizmin uzun süreli krizini kalıcı hale getirdi. Dünyanın farklı bölgelerinde faşist hareketlerin eşzamanlı biçimde güç kazanması, tam da bu tarihsel koşulların ürünüdür.

Faşizm, ister klasik ister çağdaş biçimiyle ortaya çıksın, geçmişe ve modern öncesi bir dünyaya duyulan özlemi dillendirir. Yine de faşizm, özü itibarıyla modern bir olgudur. Faşist hareketler bu gerici özlemin vücut bulmuş hâlidir. Fakat onların yükselişini yalnızca bu zihniyetin yayılmasıyla açıklamak, meselenin ekonomik temelini, özellikle de kapitalizmin tekelci evresiyle olan bağını gözden kaçırmak olur. Faşizmin yükselişi, modern kapitalizmin kendi krizlerini yönetmek ve hegemonyasını sürdürmek için kullandığı pre-modern bir araç olarak görülmelidir.

Hindistan’da kökleri yüzyıl öncesine uzanan RSS (Hindutva ideolojisinin merkezindeki paramiliter örgüt) uzun süredir varlığını sürdürse de, onun siyasal kolu olan BJP’nin (Bharatiya Janata Party – Hindistan Halk Partisi) merkezi iktidara tek başına yükselişi ancak 2014’te, büyük sermayenin desteğini aldıktan sonra mümkün oldu. Narendra Modi, faşist unsurlarla sermaye sınıfı arasındaki bu ittifakı kuran kilit isimdi. Başbakanlık adaylığı ilk kez, Gujarat başbakanıyken düzenlenen ve ülkenin önde gelen sermayedarlarının katıldığı bir yatırımcı zirvesinde gündeme geldi.

Faşist hareketlerin yükselişini modern bir olgu olarak kavramak, onlara karşı verilecek mücadelenin başarısı açısından çok önemlidir. Eğer bu yükseliş, yalnızca “modern öncesi” kalıntıların yeniden güç kazanmasından ibaret olsaydı, çözüm de “modernleşme” çağrılarıyla, yani aslında neo-liberalizmin yeniden canlandırılmasıyla aranırdı. Oysa faşizmin bugünkü yükselişi, neo-liberalizmin yarattığı kriz koşullarında tekelci sermayenin kendi hegemonyasını koruma çabasının ürünüdür. Bu durumda mücadele yalnızca politik değil, aynı zamanda ekonomik düzeyde de neo-liberalizmi aşmayı hedeflemelidir.

Neo-liberalizmin yarattığı yapısal kriz aşılmadıkça, faşist güçlerin seçimle yenilmesi ancak geçici bir geri çekilmeye yol açar. Aynı ekonomik koşullar sürdüğü sürece, bu güçler yeniden sahneye çıkar. ABD’de Trump’ın yeniden sahneye çıkışı bunun açık göstergesidir. Bu yüzden faşizme karşı gerçek bir mücadele, yalnızca laik, demokratik ve anti-faşist güçlerin politik birlikteliğiyle sınırlı kalamaz; aynı zamanda en azından bazı temel alanlarda neo-liberalizmi aşan, emeği ve kamusal çıkarı merkeze alan bir ekonomik yönelimi de zorunlu kılar.

Kaynak: Peoples Democracy

Çeviren: Atahan UĞUR