Modern kıyafetli ataerkillik

Toprak IŞIK
İrlandalı yazar Anne Enright, Çitkuşu adlı romanında bir ailenin üç kuşaklık hayatını okurun gözleri önüne seriyor. Enright, anlatısında kadınların omuzlarına yıkılan emeği, sevgi kisvesiyle yeniden üretilen bağımlılıkları ve modernleşmeyle biçim değiştirse de süren ataerkil düzeni teşhir ediyor. Roman, dede, kız ve torunun yaşantıları ekseninde gelişen sade bir kurguya sahip… Bu kurgu, gösterişli büyük sahnelerdense küçük ayrıntılara, kahramanların ruhsal iniş çıkışlarına ve iç konuşmalarına dayanıyor; akış, olaylar kadar karakterlerin iç dünyaları üzerinden de ilerliyor.
Enright, kahramanların hayatlarını, aralarındaki görünmez bağları, kırılmaları ve süreklilikleri öne çıkararak anlatıyor. Topluma dönük yüzünde parlatılmış şair mitiyle desteklenen dede karakterinin, ev içinde kırıcılığın ve bencilliğin gölgesine dönüşmesi; kızın bu gölgenin altında büyüyüp hayata dayanmak için sertleşmesi; torunun ise aynı gölgeyle modern ilişkilerin dili içinde yeniden tanışması dikkat çekiyor.
Baba figürü, toplumun gözünde meşrulaştırılmış bir olumsuz erkeklik modeli olarak beliriyor: Yetenek, karizma, üretkenlik ve şöhret, ev içindeki sorumlulukların üstünü örten bir perdeye dönüşüyor. Feminist teorinin uzun zamandır tartıştığı, kamusal alanda kutsanan erkeğin, özel alandaki sorumsuzluğunun fark edilmemesi, bütün çıplaklığıyla kendini gösterirken, Simone de Beauvoir’ın kadının ikincilliğine dair tespitleri de karakterlerin hayatları üzerinden doğrulanıyor.
Babanın bencilliği, ailenin duygusal ve maddi yükünü karısının ve kızlarının omuzlarına bırakmasıyla açığa çıkıyor. Enright, bu bencilliği yüksek sesle teşhir etmek yerine küçük ayrıntılarla görünür kılıyor: Bir tartışmanın ardından ortadan kaybolan bir baba, evin yükü ağırlaşınca geri çekilen bir erkek, hastalık ve yoksunluk anlarında bile kendini merkeze alan bir dil… Okura, bu davranışların münferit hatalar değil, sistemli bir erkeklik ayrıcalığı olduğu mesajı veriliyor.
Kadınlar omuzlarında yalnızca kendi hayatlarının yükünü taşımıyorlar; onlara yüreklerinin götürdüğü yere gitme şansı da verilmiyor. Ailede yetişecek çocuklar için uygun ortamın sağlanma sorumluluğu onların sırtına yükleniyor. Feminist kuramcı Silvia Federici’nin ‘yeniden üretim emeği’ dediği şey de zaten bu: Ev içindeki bakım, düzen, süreklilik ve belki de en ağır olanı, duygusal bütünlüğün korunması… Modern toplumun, buradaki eşitsizliği görmek ve kadının mağduriyetini gidermek konusunda geçmiştekinden daha iyi durumda olduğu iddia edilemez. Enright, kadınların yükünü romantize etmiyor. Onları kaderlerine metanetle katlanan, kutsal analar ya da kutsal eşler olarak yüceltmiyor; aksine fedakârlığın çoğu zaman bir mecburiyet olduğunu hissettiriyor. Kadınlar, yüklerini, iyi insan oldukları için değil, başka seçenekleri olmadığından taşıyorlar. Feminist bakış açısından bu da değerlidir; çünkü kutsamak ve yüceltmek mağduriyetin sürdürülmesine yönelik bir baskı aracı olarak da kullanılabilmektedir.
Modern yaşamın kadınları özgürleştirdiğine dair ezbere dayalı bir anlatı vardır: Eğitim, iş hayatı, kentleşme… Enright, bu anlatının içindeki çatlağı gösteriyor. Kadınlar görünürde özgürleşmiştir ama yük bölüşümü daha da adaletsiz hale gelmiştir. Kadın hem çalışır hem evin yükünü taşır. Kadının mağduriyeti, konulan yasaklar yerine ‘ideal’ dayatmasıyla sürdürülür: İyi anne, iyi evlat, iyi çalışan, iyi partner olma baskısı… Yorulması, tükenmesi, öfkelenmesi bile ona yakışmayan bir kusur gibi kodlanır.
Romanın üç kuşağında da ortak bir duygu çizgisi var: Sevilme arzusu ve bunun yarattığı kırılganlık. Torunun, özgürlük ve bireysellik ile soslanmış modern hayatında eski düzen kendiliğinden kuruluyor. Sevgi arayışı çoğu zaman seçilme, görülme, onaylanma beklentilerine dönüşüyor. Oysa sevgi, haz veren bir duygu olmanın yanısıra, etik bir çerçevede tanımlı, sorumluluk içeren ve muhatabının yaşantısı üzerinde olumlu işlevselliğe sahip bir motivasyon kaynağı olmalıdır. Ne var ki romandaki erkekler sevgiyi çoğu zaman hiç sorumluluk duymadan yaşıyorlar. Yazar, feminist duruşunu düşmanlığa dönüştürmemiş; erkek figürünü tek boyutlu bir şeytanlaştırmaya indirgemeden eleştirmiş. Onun da korkuları, kaçışları, zayıflıkları vardır; Enright bu zayıflıkları bir mazerete çevirmeden göstermiş. Bu noktada feminist eleştiri açısından şu temel hatırlatma devreye girer: Anlamak, meşrulaştırmak değildir.
Roman boyunca okur, üç kuşağın birbirine devrettiği mirasta travma, suskunluk ve öfkenin izlerini görüyor. Bu izler bazen fiziksel şiddete varan bir kavgada, bazen de gündelik hayatın içindeki pasif-agresifliklerde kendini belli ediyor.
Babaya yöneltilen eleştiri, bireysel bir karakter analizinin ötesinde: Okur, baba figüründe bir ‘tip’ görür; toplumun parlatmayı sevdiği, bedelini kadınlara ödettiği bir tip. Kadınların sevgi arayışı ise romantik bir motif olmaktan çıkar; hayatta kalma stratejisine dönüşür: Sevgi, bazen yalnızlıktan kaçmak, bazen değersizlik duygusunu onarmak, bazen de aileden devralınan yaraları kapatmak içindir.
Enright, ataerkillik bitmedi; sadece kıyafet değiştirdi, diyor. Eskiden buyurgandı; geçmişte buyurduklarını şimdi hayatın akışına yedirerek sürdürüyor. Eskiden kaba kuvvet kullanırdı; şimdi duygusal ve ekonomik şiddetle işliyor. Buna karşın kadınlar yükün çoğunu taşırken, hâlâ baba ya da eşle sevgi temelli bir ilişki kurma umudunu koruyorlar. Enright bu umudu küçümsemeden anlatıyor; belki roman asıl gücünü de buradan alıyor.


