Modern Köle Beyaz Yakalı'nın yolculuğu!
Turgut Yüksel yeni kitabı Yedi Ölümcül Gün’de, her gün aynı şeyleri yaşamaktan bezmiş ve tükenmiş bir grafikerin yedi gününe tanıklık ettiriyor; işçi-işveren arasındaki ilişkiye dürüstlük, gizlilik ve çıkar çatışması özelinde etik bir pencereden bakıyor. Yüksel “Patron değilsen işçisindir!” cümlesini de bir kez daha anımsatıyor.

Aslı UÇAR YILDIZ
Sinemadan sonra “Dokuzuncu Sanat” olarak kabul edilen ve görsel anlatım ile edebiyatı bir arada sunan çizgi romanlara & grafik romanlara gösterilen ilgi gün geçtikçe artıyor. Nitelikli içerikleri okurlarla buluşturan Desen Yayınları etiketi ile raflardaki yerini alan grafik roman Yedi Ölümcül Gün’ün yaratıcısı Turgut Yüksel ile Modern Köle - Beyaz Yakalıyı anlattığı kitabı hakkında konuştuk.
İstanbul’da tıkış tıkış metrobüsün içinde başlayan, genç ama yılgın bir grafik tasarımcının hikâyesinin ortasında birdenbire Antik Mısır karakterleri ile karşılaşmak müthiş heyecan verici ve şaşırtıcı. Grafik roman boyunca devam eden bu eşlik etme hali nasıl geldi aklınıza? Mitolojiye, tarihe özel bir merakınız mı var?
Son sorunuzdan başlayayım cevaplamaya, evet, tarihle ve mitolojilerle sıkı bir ilişkim var. Fakat bunlardan ziyade tarihin nasıl yazıldığıyla daha fazla ilgileniyorum. Tarih nedir, nasıl yazılmıştır, tarihe mi bakalım onu yazana mı, tarih-iktidar ilişkisi nasıldır, bir olgu mudur yoksa propaganda malzemesi midir gibi biraz tarih felsefesiyle ilgili şeylere daha fazla zaman ayırıyorum. Bunun haricinde çizginin tarihi çok cazip geliyor bana. Mağara resimlerinden bugüne kadar oluşan çizim metodları, onların yaşanan olaylara eşlik etmesi ve evrilmesi ilgimi çeker. Antik Mısır resimleri de bu serüvenin önemli bir parçası. Minyatür gibi. Uzun yıllar var oluyorlar, çevrelerindeki coğrafyanın görsel anlatım biçimini etkiliyorlar ve sonunda yerini bir başka şeye bırakıyorlar.
Bu kitabı tamamen Antik Mısır resminin kurallarına uyarak çizdim. Bu resim türünün keskin kuralları vardı ve bu yüzden biçimi değişmeden de binlerce yıl devam etti. Kabaca söyleyecek olursam bu üslupta her şey objenin karakteristik açısından gösterilmelidir. Bu yüzden görünenin aynısının aktarımından değil onun “doğru” açılarından görünen parçalarının kolajından oluşur. Buna göre gözlemci, kişinin gözünü en iyi karşıdan görür. Gözün bu görüntüsünü, başın en karakterisitik algılanma yönü olan yandan çizimine ekler. Yani göz cepheden, yüz profilden oluşmuştur. Buna bedenin diğer parçalarını eklersek, yani gövdeyi cepheden, kol ve bacakları yandan çizersek karşımıza antik Mısır resminin bir figürü çıkar. Figürler arasında kıyafet ve saç dışında bir form değişikliği görülmez. Sadece kompozisyonlarda figürler arasında büyüklük ve küçüklük vardır. Anlatıda bir kral büyüktür, düşmanları ise küçüktür... Ve iki boyutludur yani perspektif yoktur.
Bu kurallar da şimdiki resim anlayışımıza göre birçok eksiklik barındırır. Derinlik, açı değişikliği, ışık-gölge ve yüzde ifade eksiktir. Ayrıca çizilen beden anatomisinin koşulu olarak figür hareketinde kısıtlıklar vardır. Ve bu çağın bir çizeri için bunların yoksunluğu, anlatılan hikâyenin görsel dramasını oluşturmak için kullanılacak olan en etkili enstrümanların eksikliği anlamına gelir.
Benim için ise çizginin bu şekilde kısıtlanması, hikâyedeki karakterin maruz bırakıldığı derinliksiz, tek düze, psikolojik ve fiziki olarak tek boyuta hapsedilmiş hayatını, çaresizlik ve çıkışsızlık içinde bütün ağırlığını hissettiği rutini ve onu çevreleyen dünyayı görsel olarak anlatmak için çok uygundu.
Hülasa bu hikâye için sanatsal bir tercihte bulunmadım. Sadece onu daha iyi anlatabilmek için yüzyıllarca var olmuş, sonra bir kenara bırakılmış olan kadim tekniği bugüne uyarladım. Bahsettiğiniz Mısır mitoloji karakterleri de bunun uzantısı olarak yer aldılar hikâyede.
Yarattığınız karakterin görev yükü gün geçtikçe artarken, yetkisi aynı, geliri ise standartların altında kalıyor. Modern bir hapishaneyi andıran plazalardan birinde çalışmak, zamanla şehir merkezinden daha uzağa taşınmak zorunda kalmak, işsiz kalmamak uğruna her türlü zorbalığa katlanmak pek çok beyaz yakalının karşı karşıya olduğu gerçekler. Yedi Ölümcül Gün’e ilham olan, sizi bu yolculuğa çıkaran ne oldu? Neden bir beyaz yakalının hikâyesini yazmak istediniz?
“Patron değilsen işçisindir!” cümlesini biliriz. Gerçek bir cümledir ve “Yaka rengin veya çalıştığın yerdeki rütben ne olursa olsun işçisindir” der bize. Bu tanımım keskinliği uyarıcı bir işlev görürken yani kişi kendisini müessese karşısında net olarak konumlandırırken ve iş tasvirini ona göre yaparken zaman içinde beyaz yakalı tanımı oluştu. Fiziksel emekten ziyade zihinsel emek sunan, iyi eğitim almış kişi manasına gelmeye başladı ve bunların yeri de -bir metafor olarak kullanacak olursam- alta kattaki imalathanenin üstündeki temiz ofisler oldu. Yani çalışanlar arasında -aslında hepsi işçiyken- zihinsel bir alt-üst ilişkisi kuruldu ve yeni bir sınıf ayrımı oluştu. Üst kattakiler avantajlıydılar. Hem bedenen yorulmuyorlar, hem daha fazla para alıyorlar, hem üstleri başları temiz kalıyor, hem de daha hızlı yükselip maaşları artıyor gibi...
Bu ayrım muteber hale geldi ve herkes bu sınıfa dâhil olmak yani beyaz yakalı olmak istedi haklı olarak. Ebeveynler çocuklarını buna göre yetiştirdi, buna yatırım yaptı. Gençler bu beyazlık için çabaladılar. Üniversitelerin birçok bölümü öğrencilerine bunu vadetti.
Bu güzel vaatler: İyi bir iş, iyi bir ücret, saygınlık, bunların uzantısı olarak yaşamında refahın artışı ve tabii ki mutluluk o genç beyaz yakalı olana kadar onu idare etti. Amacına ulaştığı zaman da farklı bir dünyayla karşılaştı. Onları iş yerinde karşılayan sizin sorunuzun girişinde bahsettiğiniz koşullar oldu. Bu büyük hayal kırıklığı, niyet neydi akıbet ne oldu çaresizliği o metrobüse yeniden onlarla binmemi sağladı.
Kitapta sıkı bir düzen eleştirisinin yanı sıra kabullenilmiş çaresizlik, bireyin giderek yalnızlaşması gibi temalar da işleniyor. Kitabın hazırlık sürecinde bu temalar belirlenmiş miydi?
Kitabın hazırlık sürecinde bu temaları özellikle belirlemedim. Çünkü bunları gören, bilen ve yaşayan biri olarak anlatacağım hikâyede ister istemez yerlerini alacaktı. Yazmanın bu halini seviyorum ve bu bir başkası için doğru metot olmayabilir. Zira yazmanın tek veya doğru bir yöntemi yoktur, aynı kişiliklerin farklı olması gibi yazma biçimi de kişiden kişiye göre değişir. Önemli olan hikâyeyi doğru aktarabilmek.
Çok yönlü ve aktifsiniz. Sizi en çok motive eden alan hangisi? Okurlarınız için yeni grafik romanlar planlıyor musunuz?
Grafik roman beni daha çok şevklendiriyor. Çünkü son beş yılda yaptıklarıma baktığımda, yayımlanan dört kitaptan sadece biri roman, diğerleri çizgi roman. İki grafik roman var sırada. Birinin senaryosu bitti, geriye çizmek kaldı.


