Google Play Store
App Store
Moskova’nın Venezuela sınavı
Fotoğraf: AA (Arşiv)

Yaren ÇOLAK

Emperyalist saldırganlık, 2026’nın ilk günlerinde kendini bir kez daha gösterdi. ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun zorla alıkonulmasının ardından bölge ülkelerinden İran’a kadar uzanan bir tehdit dalgası savurdu. Caracas sokaklarına inen bu müdahale, dünyayı bombalarla dizayn etme arzusunun son halkası oldu.

ABD ile Venezuela arasındaki gerilim, Hugo Chavez’in 1999’da iktidara gelmesine ve Washington’un Latin Amerika’yı "arka bahçesi" gören Monroe Doktrini’ne meydan okumasına dayanıyor. Chavez sonrası Maduro döneminde 2019’da Juan Guaidó’nun "geçici başkan" ilanıyla derinleşen kriz, bugün artık askeri bir eşiğe taşınmış durumda. Moskova açısından ise Venezuela, enerji ve savunma işbirliği üzerinden ABD’nin mutlak nüfuz alanında kurulan stratejik bir mevziyi ifade ediyor. Bu nedenle Venezuela’ya yönelik her hamle, Rusya’nın bu coğrafyadaki hareket alanına doğrudan bir saldırı olarak okunuyor.

RUSYA CEPHESİNDE SORULAR SERT

ABD’nin Venezuela’ya saldırısını ve Maduro’nun kaçırılmasını yalnızca bir hukuk ihlali olarak ele almak, meselenin asıl boyutunu görünmez kılar. Türkiye’de ana akım, bu meselede de alışıldık refleksle Batı merkezli bir gündem takibini tercih etti; olup biteni sorgulamak yerine Washington’dan servis edilen çerçeveyi yeniden üretmekle yetindi. Oysa bu tabloya Batı’dan değil, Moskova’dan bakıldığında bambaşka bir tartışma açılıyor. Rus basınında ve siyasal söylemde tartışma, kısa sürede “ABD ne yaptı?” sorusundan çok, “Rusya neden bunu engelleyemedi, Venezuela’da içeride ne oldu ve kim çözüldü?” sorularına kaydı. Güney Amerika ülkeleri üzerinden yürütülen emperyalist saldırganlık, doğrudan Rusya’nın meselesi…

MESELE YALNIZCA CARACAS DEĞİL

Rus Senatör Alexei Pushkov’un bu müdahaleyi 19. yüzyıl emperyalizminin geri dönüşü olarak tanımlaması, aslında Moskova’daki genel hissiyatı da özetliyor. Rus basınında iki temel hat belirginleşti: Venezuela devlet aygıtının hızla çöküşü ve bu çöküş üzerinden Rusya’nın caydırıcılık sınırlarının masaya yatırılması. 3 Ocak’tan itibaren Rus gazeteleri "Kim sattı?" ve "Nerede hata yapıldı?" manşetleriyle çıkarken, yaşananların Rusya’nın küresel prestijine ağır bir darbe vurduğu görüşü hâkim oldu. Mesele artık yalnızca Venezuela’da ne olduğu değil, Rusya’nın ne yapabildiği ve ne yapamadığıydı.

Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitriy Medvedev, 4 Ocak’ta bu durumu "güçlünün hukuku" (lex fortissimum) olarak nitelendirdi. Medvedev’in “Venezuela’yı uzaktan yönetebilecekler mi?” sorusu, aslında Rusya’nın kendi kapasitesine yönelik dolaylı bir eleştiriydi. Kommersant gazetesi konuyu Ukrayna ve Gazze ile birlikte ele aldı. Bu okuma, Venezuela’nın tekil bir kriz değil, Rusya’nın aynı anda birden fazla cephede sınandığı bir küresel tabloya işaret ettiğini gösteriyordu. Tam da bu sert tartışmaların ortasında Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın, Maduro’nun alıkonulmasının ardından Delcy Rodriguez’in geçici devlet başkanı olarak görevi devralmasını “yasal” bir adım olarak değerlendirmesi dikkat çekici bir tezat yarattı. Siyasilerin yaptığı “hukuksuzluk”, “saldırı” gibi açıklamalar kamuoyunda “yetersiz” karşılıklar olarak değerlendirildi.

Moskova’da temel soru da burada düğümlendi: Küresel ölçekte ABD karşısında konumlanan bir güç olarak Rusya, bu sınavda neden bu kadar sınırlı bir tepkiyle yetindi?

KÜRESEL İDDİA VE CAYDIRICILIK ANLATISI

Bu soruya yanıt arayan uzmanlar, yaşananları farklı senaryolar etrafında tartışırken ortak bir noktada birleşti: Venezuela’da, Rusya’nın küresel iddialarının ve askeri-politik caydırıcılığının sınırları deşifre edildi. Rus basınında, özellikle daha muhalefet cephesindeki gazetelerde yer bulan analizlerde, Moskova’nın mevcut siyaseti ve duruşu, dış politikada ki zayıflık işareti olarak nitelendirildi. Diplomatik kınamaların sahadaki fiili durumu değiştirmeye yetmemesi, Rus dış politikasını ülke içinde de bir eleştiri bombardımanına tuttu. Rusya için Venezuela, sadece uzak bir müttefikin kaybı değil; hem küresel arenadaki prestijinin sarsıldığı hem de “güçlü devlet” anlatısının içeride sorgulandığı ciddi bir kırılma noktası oldu. Moskova, artık sadece dışarıdan gelen emperyalist hamlelerle değil, kendi stratejik kapasitesine dair içeride yükselen bu “yetersizlik” hissiyle de mücadele etmek zorunda.