Google Play Store
App Store

Son on yılda artan göç hareketleriyle birlikte popülist sağın yükselişi, sınır güvenliğini seçim vaatlerinin merkezine yerleştirdi. Bu durum, Trump’ın ABD’de duvar vaadiyle iktidara gelmesinden, Birleşik Krallık’taki Brexit referandumuna, Avrupa genelinde sağ partilerin oy artışına kadar birçok gelişmede görülebilir. Günümüzde ise sınır güvenliği/ulusal güvenlik söylemleri, bir vaat olmaktan çıkarak, iç düşman yaratmaya yönelik somut politikalara ve uygulamalara dönüşmüş durumda.

Emek rejimlerini analiz eden kuramsal yaklaşımlar, göçmen emeğin günümüz kapitalizmi için yalnızca ucuz değil, aynı zamanda kontrol edilebilir, sendikasız, güvencesiz bir kaynak olarak işlev gördüğünü vurgular. Bu nedenle bu emeğin örgütlenmesiyle, yani göçmen emeğin siyasal bir özne olarak ortaya çıkması bu sessiz sömürü düzenini yıkabilir.

Geçtiğimiz hafta Los Angeles’ta başlayan ve eyalet geneline yayılan anti-ICE protestoları bu bağlamda ele alınabilir. Protestolar uzun süredir biriken öfkenin, bir kıvılcım sonucu sokağa taşması olarak yorumlanıyor. Kimi yorumculara göre bir süredir devam eden sınırdışı gözaltılarına karşı eylemleri David Huerta’nın gözaltına alınması alevlendirdi (Levi Vonk, “This Fight Is Ours, but It Belongs to Everyone” Jacobin).

∗∗∗

ABD’de kamu hizmetleri, temizlik, güvenlik, sağlık ve ev içi bakım gibi alanlarda çalışan yüz binlerce işçiyi temsil eden SEIU (Service Employees International Union) California’nın başkanı Huerta, Meksika kökenli bir Amerikan vatandaşı. Göçmen işçilerin sendikal örgütlenmesi ve yurttaşlığa geçiş süreçlerinin kolaylaştırılması için yıllardır çalışan politik bir figür.

6 Haziran 2025 günü, Huerta, Los Angeles şehir merkezinin güneyinde, çoğunluğu Latin kökenli işçi sınıfının yaşadığı Paramount’taki Home Depot mağazası önünde düzenlenen protestoyu izlemek üzere alandayken, ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Birimi) tarafından “memurun görevini engelleme” suçu işlediğini iddia edilerek gözaltına alındı. Bu görüntü kısa sürede yayıldı.

Serbest bırakıldıktan sonra Huerta İspanyolca olarak, “Bu mücadele bizim, bizim topluluğumuzun, ama herkese ait” dedi. Bu olay, yalnızca sendikanın değil, toplumun farklı kesimlerinin de tepki göstermesine neden oldu. Protestolar birkaç gün içinde Los Angeles genelinde yayılırken, Huerta’nın fotoğrafları eylem alanlarının birçok yerinde taşındı. Sadece bir sendikacı değil, bir mücadele figürü haline geldi.

Huerta, 750 bin üyeye sahip bir sendikanın lideri olarak, örgütlü bir gücü arkasında taşıyordu. Bu da SEIU’nun başkanlarının serbest bırakılmasını ve ICE baskınlarının tümden sona ermesini talebini beraberinde getirdi.

∗∗∗

Huerta’nın gözaltısını günümüz emek rejiminin çelişkilerini görünür kılan bir kırılma anı olarak yorumlamak mümkün. Göçmen emeği, kapitalist merkezlerde uzun süredir görünmeyen ama vazgeçilmez bir kaynak. Huerta’nın başına gelen ise bireysel bir hak ihlali olduğu kadar, siyasileşmiş göçmen emeğine yönelik sistematik bir disiplin refleksi olarak yorumlanabilir.

Öte yandan bu süreçte, sınır politikaları yalnızca “yabancılara” karşı değil, sisteme karşı olan herkese yönelik hale geliyor. ICE’ın, Demokratların yönettiği şehirlerde sınır dışı işlemlerine öncelik verme talimatı alması ve kampüslerdeki Filistin protestolarına katılan yabancı öğrencilerin vize tehdidiyle karşılaşması da aynı mantığın parçaları.

Protestoların kompozisyonu bu açıdan da dikkat çekici. Sadece göçmenler değil, sendikalar, öğrenciler, kadın örgütleri ve kentli orta sınıf temsilcilerinin sokağa çıktığı görünüyor. Bu geniş bir ittifak. Ve bu anlamda ICE baskılarının bir grubun sorunu değil, sistemin genel otoriterleşme eğiliminin bir parçası olarak algılandığını gösteriyor. Nitekim protestoların talepleri de demokrasi savunusu zeminine kaymış durumda.

Bu çerçevede Minnesota Demokrat Parti Milletvekili Ilhan Omar’ın değerlendirmesi dikkat çekici. Omar, Democracy Now!’da yaptığı açıklamada, Los Angeles’taki ICE karşıtı protestolara yönelik baskılar, üniversite kampüslerinde Filistin yanlısı öğrencilerin hedef alınması ve Trump’ın doğum gününde yapılan askeri geçit törenini birlikte değerlendirerek, tüm bunları “bir polis devleti inşasının göstergeleri” olarak tanımlıyor. Omar’ın sözleri, toplumsal tepkinin yalnızca bir savunma refleksi değil, otoriterleşmeye karşı kurucu bir demokrasi talebine dönüşme arayışını gösteriyor.

Diğer yandan tüm bunların göçmen emeğinin taşıdığı değişim potansiyelini açığa çıkardığını söyleyebiliriz. Sendikalar, işçi sınıfı temsilcileri, öğrenciler, hukukçular ve kentli orta sınıfın farklı kesimleri aynı zeminde buluşuyor. Huerta’nın hikayesi de bugünün göç rejiminin yalnızca sınırlarla değil, içeriden işletilen bir itaat düzeniyle inşa edildiğini gösteriyor. Ama aynı zamanda, Huerta gibi figürlerin etrafında oluşan halk desteği, mücadelenin göçmenlikle sınırlı olmadığını, daha geniş bir demokratik talepler zeminine yayıldığını gösteriyor.