Google Play Store
App Store
Muhafazakarlık küçük bir azınlığın dayatması

Göksu Cengiz

11. Yargı Paketi taslağı, Türkiye’de kadınlar, çocuklar ve LGBTİ+’ların yaşamlarına doğrudan bir tehdit olarak gündemimize dahil oldu. Taslakla birlikte LGBTİ+’ların varlıklarını, kadınların yaşam tarzlarını ve çocukların yargı önündeki hakları tehdit altına girdi. AKP’nin son 10 yılında alışık olduğumuz şekilde, muhafazakar bir yasa, sosyal medya üzerinden manipülasyonlar ve sokakta provokatif girişimlerle sanki somut bir gündem ve kaygı üzerine kuruluymuş gibi aksettirilmeye çalışılıyor.

Hatırlanacak olursa geçtiğimiz günlerde sosyal medyada yayılan bir videoda bir grup tebliğci bir kadını anayasaya aykırı giyinmekle suçlamış ve polis çağıracaklarını söylemişti. Bilinçli olarak servis edilen videolar, bu videolar çekilebilsin diye harekete geçirilen unsurlarla, iktidar azınlığının muhafazakar gündemine organik bir makyaj verilmek isteniyor, kazanın sıcaklığı bir derece daha artırılıyor. Çünkü henüz anayasaya aykırı bir giyinme biçimi olmasa da Diyanet fetvaları farklı bir gerçeklikten bahsediyor. Tıpkı miras yasasına dair verdikleri fetvalarda olduğu gibi. İşte 11. Yargı paketi de tam da bu aralıkta duruyor. Örtünme, “fıtrat gereği eksiklikler” ve ‘gelenek göreneklerimize’ göre yaşam içerikleri yalnızca Diyanet fetvaları ve sosyal medya provokasyonları ile değil, aynı zamanda bakanlık uygulamaları, Valilik yasakları, Manifest vb. örneklerde gördüğümüz üzere doğrudan yargı müdahaleleriyle hayata geçiriliyor. 11. Yargı Paketi bu gidişat açısından kritik bir eğilim. Bugüne kadar bahsettiğimiz pratiklerle fiilen gerçekleştirilen şeriat rejimi, şimdi yasalaştırmak isteniyor.

Yargı paketinde ‘genel ahlaka aykırı davranışların cezalandırılması’ önerisi Aile Komisyonuna Hüda-Par tarafından getirildi. Yapılan eklemeler ve çıkarmalarla birlikte açıkça görülüyor ki Türkiye toplumuna dayatılmak istenen ahlak, Hizbullah’ın ahlakı.

Bilinçli şekilde ucu açık bırakılmış, her türden muhafazakar dayatmayı hayata geçirebilecek şekilde kurgulanan yasa, LGBTİ+’ların var oluşu açısından ise çok açık bir katılıkta. Keza çocukların da artık yetişkin olarak yargılanması, çocuk rızası gibi garabetlerle çocuk gelinliği, çocuk işçiliği ve belki şu an aklımıza gelmeyen birçok korkunç istismarına zemin hazırlıyor. Biyolojik cinsiyetin bir toplumsal norm olarak belirlenimi ve buna aykırılığın suç sayılmasının ise hedef alamayacağı herhangi bir yaşam biçimi, yönelim ve özgürlük yok. Tartışılan, tam bir şeriat yasası. Buna karşı da birleşmekten, mücadele etmekten başka şansımız yok.

Bu hafta Pazar sayfalarında fiili Şeriatın resmileştirme hamlesi olan 11. Yargı Paketini, Eşik Platformu'ndan (Eşitlik için Kadın Platformu) Hülya Gülbahar'la konuştuk.

Yargı paketi ile dayatılan genel ahlak bir şeriat yasası olarak değerlendirilebilir mi, arkasındaki siyasi motivasyon nedir? 

Kuşkusuz değerlendirilebilir. Genel ahlak, doğuştan gelen cinsiyet özellikleri gibi fıtrata işaret eden ve kimlikleri dondurup bir siyasi çerçeveye hapseden kavramlar ve bu kavramların içeriği Diyanet’in birçok hutbesinde olduğu gibi, 2025 tarihli hutbesinde de İslam’ın belli bir kesimin cansiperane dayatmaya çalıştığı en ataerkil versiyonunu temsil ediyor. Bu İslami hukuk, miras hukukundan dövme yaptırmaya, küpe takmaya kadar kadınlara ve erkeklere bir yaşam biçimi dayatmaya çalışıyor. Bütün bunlar İslami görüş iddiasının arkasına sığınarak, İslam’ın tüm dünyada geçerli tek versiyonu buymuş gibi davranarak yapılıyor. 15 Ağustos tarihli miras hutbesinde de aslında İslam hukukunda mirasın kız ve erkek çocuklar arasında eşit paylaşılmasının mümkün olduğu vurgulanıyor ama hemen arkasından kadınların eşit miras payı istemesinin erkeklerin kul hakkına girmek olacağı iddia edilerek savunuluyor. Oysa İslam’ın özündeki eşit paylaşım arayışını savunmak da mümkün. Dolayısıyla burada birbiriyle çarpışan İslam modellerini de görüyoruz. İslam’ın bir yorumu diğer bütün İslami yorumlara ve yürürlükte olan anayasaya ve yasalara savaş açmış oluyor.

Eşitlik için Kadın Platformu olarak, geçtiğimiz aylarda “Marjinal Kim” kampanyası yapmıştık. Bu kampanyanın verilerinin de ortaya koyduğu gibi Türkiye toplumunda kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesini savunanların oranı 6 yaş için yüzde 0’a yakın, “Kızımı 18 yaşından önce evlendirmem” diyenler yüzde 92. Laikliğin Türkiye’de ortak bir yaşam biçimi olduğunu savunanların oranı yüzde 82. İktidarın söylemleri kadın erkek eşitliğine karşı söylemler. Ama toplumun yüzde 84’ü kadın-erkek eşitliğini sağlamanın devletin temel politikası olması gerektiğini söylüyor. Bugünlerde LGBT varoluşa karşı bir saldırı kampanyası yükseltiliyor ve toplumun genelinin bu konuda aynı fikirde olduğu iddia ediliyor. Oysaki araştırmalar toplumun yüzde 71’inin LGBT varoluşla bir problemi olmadığını ortaya koyuyor. Bütün bu rakamların gösterdiği gibi kritik önemde algı operasyonlarıyla, toplumun genelinde egemen olan fikirlere karşı küçük bir azınlığın fikirleri dikte edilmeye çalışılıyor.

YENİ MUHAFAZAKARLIĞIN KÖKÜ DIŞARIDA

Sadece Türkiye’de değil dünyada da benzer muhafazakar eğilimlerin yükseldiğini gözlemliyoruz. Türkiye bu neofaşist dalganın parçası mı? 

Türkiye bu yeni otoriter sağ yükselişin öncü ülkelerinden birisi. Bu yeni yükselen dalgada yerli ve milli olma iddiası ve aşırı milliyetçi savlar sürekli gündemde tutuluyor. Hepsi ortak argümanlardan besleniyor ve tek bir merkezden üretilmiş olan kavramları kullanıyorlar. Hristiyan, Müslüman, Budist… Din fark etmeksizin hemen hemen hepsi kadınların kürtaj hakkına savaş açıyor ve aynı argümanları, aynı sloganları kullanıyorlar. Bazen merkez ya da ılımlı sağı da kapsayacak şekilde kadın haklarına karşı savaş açıyorlar. Milli yapılara uymadığı, milli aile yapısını bozduğu, yerli ve milli olmadığı iddialarıyla açılan bu savaşta kullandıkları, “feminazi” kavramı dahil, kullandıkları bütün kavramlar dışarıdan çeviri kavramlar.

Yükselen yeni sağın toplumu kutuplaştırmak için kullandığı birinci argümanın kadınları aile içerisine hapsetmek ve aileyi erkeğin reisliğine vermek olması bir rastlantı değil. Çünkü 2. Dünya Savaşı’nın faşist uygulamalarında da gördüğümüz gibi yeni otoriter sağın da toplum projesinin merkezinde ataerkil bir aile, toplum ve devlet modelini daha güçlü bir şekilde tüm toplumlara dayatmak, eşitlikçi bir aile ve toplum modelini geriletmek politikası var. Kadın hakları, çocuk hakları ve LGBT hakları karşıtı devlet politikaları önermelerinin ve yürürlüğe koymalarının nedeni hiyerarşik eşitsizlikler üzerine kurulu, güçlü olanın hükmettiği, eşitsiz bir toplum modelini toplumun kılcal damarlarına kadar yaygınlaştırmak ve eşitlikçi dünya tasavvurunu geriletmeye çalışmak. Örneğin Türkiye’de 2025 “Aile Yılı” ilan edildi. Hatta “Aile 10 Yılı” olarak bu sayı arttırıldı. Devletle birlikte hareket eden STK görünümlü yapıların aile ile ilgili yaptıkları yayınların bir tanesinde bile anayasanın 41’inci maddesindeki “aile eşler arasında eşitlik ilkesine dayalıdır” ibaresini görmüyoruz. Çünkü Türkiye’de eşitlikçi, demokratik, reissiz aile modeline karşı açılmış bir saldırı var. Erkeğin çocuklar ve kadınlar üzerinde mutlak, sorgulanamaz bir iktidar kurması anlamına gelen “aile reisliği” geri getirilmek isteniyor. Devletin tüm araçları kullandığı bu ataerkil dayatmasına karşı toplum, bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendini ve yaşam tarzını savunmak için ortak refleksle hareket ediyor.

ÇOCUKLAR, LGBTİ+’LAR VE TÜM TOPLUM

Düzenleme Türkiye’de çocuklar, kadınlar ve LGBTİ bireyler açısından nasıl sorunlar yaratacak, düzenlemeye karşı nasıl mücadele edilebilir? 

Öncelikle 11. Yargı Paketi olarak kamuoyuna sızdırılan taslaktan LGBT varoluşu suç haline getiren bir politik vurgu görüyoruz. Varoluşu bir toplumsal kesimin herhangi bir eylemini değil, sadece varoluşunu suç haline getirmek, varoluşun kriminalize edilmesi dediğimiz ve en uç örneklerini faşist yönetimlerde gördüğümüz politikaları dayatmak demek. Örneğin Yahudi olmanın herhangi bir suç sayılacak fiiliniz olmasa bile suç haline getirilmesi ve yok edilmesi politikası, varoluşun kriminal bir suç olarak tanımlanması politikasına iyi bir örnektir. Aynı şekilde herhangi bir dinsel azınlığı, herhangi bir etnik grubu, yoksulları, evsizler, göçmenleri, kadınları, LGBT’leri varlıkları nedeniyle durdurmak, kontrol altına almak ve gerekirse yok etmeye çalışmak. Bu pakette LGBT’lere yapılmak istenen bu. Pakette çocuklar ile ilgili son derece tehlikeli bir düzenleme var. Çocukların çeteler eliyle suça sürüklenmesine karşı etkili politikalar yokken, sadece suç örgütlerinin çocukları kullanmasına ilişkin cezaların 24 yıldan 27 yıla çıkarılması gibi sembolik artışlar, çocuk adalet sistemini aşındırarak adaletin ağır cezalarla sağlanabileceği yanılgısını güçlendiriyor. Öldürme suçları için “mükerrerlik”, “suçun işleniş biçimi” gibi argümanlar kullanılarak hakimlerin eline çocukları gerekirse hiçbir indirim uygulanmadan tam bir yetişkinmiş gibi ağırlaştırıcı müebbette çarptırma imkanını vermesi. Hiçbir hukuk sisteminde bir yargıca bir çocuk için 24 ya da 27 yıl ile ağırlaştırılmış müebbet arasında keyfi bir ceza kesme yetkisi verilemez. Bu, hukuk sisteminin imhası anlamına gelir. Öte yandan; “hayasızca hareketler”, “genel ahlaka ya da doğuştan gelen cinsiyete aykırı tutum ve davranışlar” gibi kavramlarla tüm toplumu cezaevlerine atmak mümkün olacak. Bu noktada Diyanet’in yayınları ve hutbeleri göz önüne bulundurulduğunda şort giyen erkek, kısa kollu dolaşan erkek ya da kadın, göbeği görünen erkek ya da kadın, uzun saçlı erkekler, kısa saçlı kadınlar gibi bütün davranış ve eylemlere ceza getirilmesinin hukuki olarak önü açılacak. Manifest müzik grubuna “Hayasızca Hareketler” nedeniyle açılan soruşturma “Hayasızca Hareketler” maddesinin içeriği genişletildiğinde yaşanabilecekleri çok iyi örnekliyor. Şu anki madde alenen cinsel ilişki ve cinsel organ teşviki dışında hiçbir davranışı suç saymıyor. Şu anda Türkiye›de mini etek giymek, askılı bluz giymek, el ele tutuşmak, öpüşmek, birbirinin omzuna sarılarak yürümek gibi hiçbir davranış suç oluşturmuyor. Bu maddenin içeriği açık ve netken herhangi bir savcının keyfine göre sahnede mini etek giymenin ya da öpüşmenin hayasızca hareket olarak yorumlanabildiğini ve soruşturma açılabildiğini görüyoruz. 11. Yargı paketindeki “hayasızca hareketler” maddesi, doğal olmayan tutum ve davranışlar, genel ahlaka aykırı tutum ve davranışlar gibi içeriği herkese göre değişebilecek muallaklıkları nedeniyle her türlü suistimale açık bir düzenleme olacaktır. Maddenin bugünkü halini bile keyfi yorumlayan savcıların ve yargıçların görev yaptığı koşullarda, kamu hastanelerindeki hekimlerin göbeği açık diye hasta muayene etmediği koşullarda bütün bir topluma ‘beğenmediğiniz her türlü davranış için kadın, erkek, çocuk yetişkin demeden saldırabilirsiniz’ emri vermek anlamına geliyor. Geçtiğimiz haftalarda bir parkta başörtülü başörtüsüz hep beraber piknik yapan kadınlara İsmailağa Cemaati’nden geliyoruz diyerek müdahale eden erkeklerin saldırganlığı gözlerimizin önünde. Bu adamlar başörtülü kadınlara “Kur’an’a göre kadınların bütün vücudu mücevherdir ve bütün vücudunun örtülmesi gerekir” diyerek müdahale etmişlerdi. İran’da Mahsa Amini’nin örtülmediği için değil, bir takım devlet yetkililerinin örtülme biçimini beğenmediği için öldürüldüğünü hiç unutmamız gerekir. Ne kadar örtülürse örtülsün kadınlar, birtakım adamları tatmin etmeyecektir. Aynen Taliban Afganistan’ında olduğu gibi bu işin gideceği yer kadınları penceresiz odalara kapatmak olacaktır. Bu “hayasızca hareketler” maddesi; balkonda çamaşır asan erkekten, kamusal alanda çocuğuyla ilgilenen babalara kadar “bu erkeklerin doğal davranışı değil” diyerek müdahale etme ve hatta onları hapse atma hakkı verilecektir. Bu nedenle bu paketin kadınlar, çocuklar ve LGBTİ’lerle ilgili bütün hükümleri üzerinde müzakere edilemeyecek, çağdaş, eşitlikçi ceza hukuklarının hiçbirinde olmaması gereken düzenlemelerdir. Türkiye toplumunun bu düzenlemelerin meclise gelmesini engellemek için elinden gelen tüm çabayı harcaması gerekir. Muhalefet partilerinin bu tekliflerin meclise gelmesini seyretmek yerine bugünden açık ve net bir şekilde karşı çıkarak meclise gelmesini engellemek için çalışması gerekir. Meclise gelsin görelim politikası bu tartışma için doğru bir politika değildir. Kaldı ki LGBT varoluşu sınırlandırmakla ilgili Hüda Par’ın zaten meclise verdiği bir teklif meclis kayıtlarına girmiştir. Bu teklif meclis kayıtlarına girdikten sonra herkesin işi daha zor olacaktır. O yüzden EŞİK olarak sürekli tekrarladığımız gibi; yasalara dokunmayın, uygulayın. Doğa düşmanı, kadın düşmanı, toplum düşmanı yasalara göz yummayın. Baştan rest çekin. Bu bir yasama suçudur. Artık muhalefetin bu yasama suçuna ortak olmaması gerekmektedir. Onun için oylamaya katılmayın diyoruz. Kendileri çalsınlar, kendileri oynasınlar. Kendi yasalarını kendileri çıkarsınlar.