Google Play Store
App Store

Pepe, dünyaya bilgelikle ve genelde kısık duran o çekik gözlerle bakardı; ancak gerçekten şaşırdığında gözlerini açardı. Çiftçiydi, militandı, gerillaydı, senatördü, bakandı, devlet başkanıydı. Ama en çok “yoldaş” olmaktan onur duydu.

Mujica’ya veda

Onur Özgen - Gazeteci, Yazar, Editör

"Sorun, ne için yaşadığımız… Hayatımıza bir içerik, bir anlam katıp katmadığımız ya da tüm ömrümüzün sadece bir çileye dönüşüp dönüşmediğidir. Hayatımızı alan, tam da budur. Asıl bahis orada yatar." - José Mujica 

Gücü yettiği sürece traktörüne atlar, çiftliğin içinde dolaşırdı. “Ayçiçeklerine bakacağım,” derdi. Ya da çiftliğe gelen ziyaretçinin koluna girer, kendi elleriyle şekil verdiği o topraklarda yürüyüşe çıkardı; en büyük başarısı olarak gördüğü o hektarları gururla sergilerdi. Karşısındaki ister bir kral ister herhangi bir ülkenin başkanı, ister bir rakip ister de izinden giden yoldaşlarından biri olsun fark etmezdi.

Şimdi, aynı çiftlikte, o timbó ağacının gölgesinde yatan köpeği Manuela’ya kavuşacak. Ve bir gün eşi, yoldaşı Lucía’yı, “hayatının en büyük keşfini” bekleyecek. Elli üç yıl önce, zindanlarda militanlığın ve yeraltının buluşturduğu iki insanken tanışmışlardı. Ne tartışmaları vardı o iki inatçı kafanın; politikadan futbola, her şeyi kapış kapış konuşurlardı. Birlikte televizyon karşısına geçip maç izler, birlikte pişirdikleri güveçleri afiyetle silip süpürürlerdi. Kendilerini o tutkuya, o sert sözlere, o sonsuz şefkate kaptırmışlardı. Çocukları olmamıştı; o çetin savaşçı bunun bir borç olduğunu bir keresinde kabul etmişti: “Dünyayı değiştirmeye adadım kendimi, zaman geçti gitti.”

Ömür boyu o küçük dalgalı sac çatılı evde yaşamışlardı; ev ikisine yetecek büyüklükteydi, ama kitaplar ve yakacak odun dışarı taşardı. Birkaç yıl önce yoldaşlarına beş dönüm kadar yer bağışlamıştı Pepe; orada yoksul mahallelere ev yapacak malzemeler yığacakları bir depo ve yemek çıkaracakları bir aşevi kurmuşlardı. Bir kenarda da zenginlerin dudak uçuklatan paralar teklif ettiği ama Pepe’nin “para satın alamaz” diyerek satmayı reddettiği o eski mavi Vosvos’u hep duruyordu.

Pepe, dünyaya bilgelikle ve genelde kısık duran o çekik gözlerle bakardı; ancak gerçekten şaşırdığında gözlerini açardı. Çiftçiydi, militandı, gerillaydı, senatördü, bakandı, devlet başkanıydı. Ama en çok “yoldaş” olmaktan onur duydu. Değişmeyen bir devamlılıkla, onu çok seven yoksul Montevideo halkının arasında hayata veda etti.

Şimdi ona ağlıyorlar. Yarınsa mirasını omuzlarına alıp yollara düşecekler.

On dört yılını hapiste geçirdi Pepe; neredeyse üç yılını, hareket edemeyecek kadar dar, tamamen tecritte, seslenmek yerine öksürük ve hapşırıklarla komşu hücrelerdeki yoldaşlarıyla haberleşerek. Orada karıncaları dinlemeyi öğrendiğini söylerdi. Üç kez firar etmişti; vücudunda altı kurşun yarası taşıyordu.

Her şeyden evvel bir Tupamaro’ydu; ardından, o günlerde doğan Geniş Cephe (Frente Amplio) ile birleşecek olan Halk Katılım Hareketi’ni (Movimiento de Participación Popular) kurdu, meşhur “Liste 609”u yarattı; o liste önce onu, sonra da kısa süre önce Yamandú Orsi’yi başkanlığa taşıdı. Kravat takmayan, daima çamurlu çizmeleriyle dolaşan o mütevazı adam buydu.

Dili filtresizdi ama uzlaştırmayı da iyi bilirdi. Temelde ufkun ötesini görebilen, popüler ve ilerici safta duran, sivri ama kapsayıcı, derin, yoğun bir vaizdi. Bu tavrı hem beklenmedik çatışmalara (örneğin Kirchner’ler ile yaşadığı gerilim) hem de sola pek yakın olmayan geniş kesimlerin bile şaşırtıcı hayranlığına yol açtı.

Pepe, José Alberto Mujica Cordano’ydu. Kimileri ona “Faro” (Deniz Feneri) derdi. Ocak ayında, o berbat hastalıkla artık savaşmayacağını açıkladığında, “Buraya kadarmış,” dedi. O savaşçı, ölüm karşısında da eyleme geçmek için özgür olmak istedi. Bunu, 89 yıllık ömrü boyunca taşıdığı o berraklık ve şefkatle yaptı. Çiftliğinin çevresindeki yoldaşları ona mesaj gönderdi: “Hep son güne kadar mücadele edeceğini söyledin. Sözünü tuttun.” Pepe muhtemelen bu sözlerle mutlu olmuştur.

Onu çağıran mutluluktu. Bu yüzden, Punta Carretas hapishanesinde –şu ironiye bakın ki bugün o eski zindan, şık mı şık bir alışveriş merkezine dönüştü– öğrendiği o dersi defalarca tekrarladı: “Az şeyle mutlu olamıyorsan, çok şeyle asla mutlu olamazsın.”