Muktedirin ‘Yeni Türkiye’ hedefinin bir adımı

Musa Özuğurlu - Gazeteci
İktidar sayesinde gerçeküstü / sanal zamanlar yaşıyoruz. Kavramların alt üst edildiği, “saçma olanın” sıradanlaştığı bir dönemdeyiz.
Toplumsal sözleşme olan anayasanın / yasaların eğilip büküldüğü ve iktidar olmanın verdiği güç zehirlenmesi ile hedef odaklı yasa icat edildiği günlerdeyiz. Kısaca artık ölçü kalmadı.
Merdan Yanardağ’ın mesleği sorulduğunda verilecek yanıt herkes tarafından bilinir: gazeteci.
Bu vurgu yazının devamı için önemli.
Merdan Yanardağ halk için / halk adına olduğunu savunduğu görüşleri olan ve bunları makaleleri, kitapları ama en başta başında bulunduğu televizyon kanalı vasıtası ile paylaşan ve inandığı bir misyonun icrasını yapan biri.
TELE1’e neden el konuldu? Bahis oynanan / oynatılan bir yer olduğu için mi? Merdan Yanardağ kaçakçılık yaptığı, tütün ticareti ile uğraştığı ya da madencilik yaptığı için mi?
Yanardağ toplumsal muhalefetin yükseldiği bu dönemde, bu muhalefeti dile getirmenin ötesinde “tahkim ettiği için” gözaltına alındı. Ama (daha büyük bir operasyonun parçası olan) bu operasyonun tamamlanması için televizyon kanalının da susturulması gerekiyordu ve bunu da yaptılar.
TELE1’e yapılan Flash Tv ve Can Medya’ya yapılandan ayrı tutmak gerekir. (Buralarda çalışan emekçi arkadaşlarımı tenzih ederim) TELE1 operasyonunda siyasi / ekonomik ilişkiler, milyarlık ihaleler, siyasi hesaplar, iktidar, güç ve benzeri “piyasa” işleri yok, sadece gazeteciliğin susturulması hedefi var.
“Kayyım atanması” ifadesi işlenen cinayeti gizlemek için; tıpkı zam kelimesinin ayar(lama) ile yer değiştirmesi ya da son yaşanan örnekte olduğu gibi kampus içine giren bir güruhun öğrencilere pala ile saldırmasının “karşıt görüşlü öğrenciler” arasında çatışma diye verilmesi gibi.. Oysa yapılan kelimenin tam anlamı ile “susturmak amacı ile çökmedir.” Kayyım “şirkete” atanır gazeteye ve / veya gazetecilere değil.
Bizzat şahit olduğum bir süreçtir; Merdan Yanardağ bu kanalı kurduğu ilk günden itibaren yukarıda zikredilen bazı işleri yapmadığı için finansal binbir zorlukla karşılaştı. Sadece gazeteciliğine inanan bazı isimlerin ve halkın desteği ile bugünlere getirdi. Ancak binbir emek ile büyüttüğü ve artık topluma mal ettiği kanalını bir dakikada elinden aldılar.
Bu hunharca saldırıya akıl sınırlarını zorlayan bir dayanak noktası uyduruldu: casusluk!
İnsan ister istemez “daha yaratıcı olamaz mıydınız?” diye sormadan edemiyor. Casusluk suçlamasının ne kadar saçma / etemlsiz olduğunu gazeteci arkadaşlarımız gerekçeleri ile ortaya koydular zaten, tekrara düşmemek için bu fasıl kısa olsun.
TELE1’e kayyım atanmasının “tarafsızca yapılan soruşturmalar sonucunda varılan sonuçlara göre” değil, “hedefe ulaşmak için göre hazırlanmış bir planın parçası olduğu” bariz bir şekilde ortada. Hedef iktidara, rejime muhalif / alternatif gazeteciliğin susturulması ve böylece siyasal muhalefet ile toplum arasındaki iletişimin kopartılması. Bu nedenle TELE1’e yapılanın devamının diğer bazı kanallara yapılması olasılığı -maalesef- var.
TELE1’e kayyım atanmasını neden bir hedefin parçası olarak görüyoruz?
İlk kanıt kayyımın atanma biçimi ve hızı. Kanalın sadece kurucusu olan ama resmi sahibi olmayan Merdan Yanardağ’ın, gözaltındayken kendisine yöneltilen suçlamaları bile öğrenemediği, henüz ifadesi bile bitmemişken atandı kayyım. ikincisi “Suç bireyseldir” ilkesi yok sayıldı, Merdan Yanardağ’a yöneltilen suç, Tele1’e yöneltildi.
Çökme / susturma planının ikinci kanıtı, zaten kanalın tepesinde sopa olarak sallanan ve her cezada lisans iptaline doğru götüren RTÜK cezaları yerine doğrudan kayyım atanmasıydı. Bu durum, TELE1’i -diğer bazı muhalif kanallara nazaran- lisans iptaliyle “oyalanmadan” derdest edilebilecek bir kanal olarak gördüklerini gösterdi.
Kayyım kanunsuz bir biçimde TELE1 binasına rejisine girdiğinde direniş gösterilebilir miydi? Bir olasılık olarak evet. Direnişin olmaması “derdest” algısını destekledi. Yayının kayyımın ve /veya o anda rejide bulunan arkadaşların stüdyoya yaptığı uyarılar ile beraber kesilmesi herhangi bir “direniş” emaresinin olmaması eleştiri konusu oldu. “Kıyamet kopartılabilir miydi?” Evet. Sonuç değişmeyecekti elbette. Ancak saniyelik bir refleks tarihe çok daha farklı kaydedilebilirdi.
İMC TV’nin canlı yayınını polis durdurmaya geldiğinde, çalışanların her birinin nasıl itiraz ettiğini, nasıl davrandığını hatırlayalım.
İzleyicinin neredeyse kendi mahallelisi, örgütü, partisi, takımı, hatta neredeyse aktivizm alanı gibi gördüğü, bağış yapıp yaptırdığı bir alandı Tele1. Bambaşka sesleri bir araya getirmiş, kendi içsel dinamiğini, kendi kaynaklarını oluşturmuş, her gün izleyicinin karşısına yılların birikimiyle süzülüp geldiği haliyle çıkıyordu.
TELE1 sadece izlenen değil birlikte vakit geçirilen yakın bir arkadaştı. Bu nedenle Yanardağ’ın gözaltına alınması ve hemen ardından kayyı atanması en çok izleyiciyi yaraladı. Kumandayı anında bırakıp İstanbul’un Ankara’nın en uzak ilçelerinden gelen ve kanalına, bağışları ile yaşamasına katkıda bulundukları, emek harcadıkları kanallarına sahip çıkan izleyicilerle yan yana olduk. Meydanlarda en iyi desteği, yine izleyicimizden aldık.
Kanal içindeki sessizlik dışarıda da yaşandı: bazı partiler hariç adliyede de, kanalın önünde de mücadelerini elimizden geldiğince duyurmaya çalıştığımız, her zaman yer verdiğimiz sol-sosyalist cenaha, siyasal partilere, sendikalara dostane sitemimiz var. Bazıları elbette temsilcileri vasıtası ile bizzat gelerek, arayarak ya da açıklama yaparak yanımızda oldukları mesajını verdiler. Ama mesele daha kitlesel ele alınabilirdi. TELE1 örneği kitle ile bağ kurup harekete geçirilmesi bağlamında sadece bir televizyon kanalının değil tüm solun üzerinde ciddi düşünmesi gereken bir konu.
Gözaltı ve kayyım operasyonu, hak ettiği karşı - tepkiyi görmeyince bir politik sessizleştirme pratiğine dönüştü. Tele1’in hem muhalefet hem medya içinde katkıda bulunduğu çok seslilik büyük zarar gördü. Hem izleyicinin TELE1 özgünlüğünden beslenmesi engellendi hem de muhalif medyanın tamamına gözdağı verildi.
Ama o gözdağını gerçek gazetecilerden kimse almadı, almaz.
Medya içinde yer alan bazı popüler isimler, medyanın “bilirkişileri”, yön tayin edicileri, akıl vericileri… Sıranın kendilerine gelmesini sessizlik ile önleyebileceklerini mi sanıyor?
Yayınları karatıldığında destek için kendi yayınımızı karartmıştır Sözcü için. Ama onlar birkaç kelime ile yetinmeyi yeterli buldular. Konuyu duayen reklamı yapılan sunucunun değil, konuğun açtığını gördük! Sitelerinde 30-40 kelimelik haberlerle geçiştirildik.
Demek ki medya sahipliği, koca koca başlıkların, en engin tecrübelerin, en derin ilişkilerin, en sağlam duruşların, en süslü lafların üstünde yer alırmış. Korku ise onların da üstüne tünermiş. Düzen içi muhalefetin böyle oluyor. Bu bapta yanımıza gelerek yayın yapan kanallara, gazetelere, gazetecilere teşekkür boynumuzun borcudur.
TELE1’e atanan kayyım, yakın siyasi tarihimizin daha sonra tezlere konu olacak en kritik anlarından biriydi. Muktedirin kendi düşünce dünyasında oluşturduğu “Yeni Türkiye” hedefi doğrultusunda atmak istediği başka adımların da olduğu çok açık.
İktidarın yürüyeceği çok yolu, döneceği çok köşesi ve geçeceği çok eşik var. Bunlar her gün Tele1 tarafından düzenli şekilde deşifre ediliyordu. Görülmesinden duyulmasından korkulan ve sümenaltı edilen gerçekler ekranlarda Tele1 emekçileri tarafından 8 yıldır her gün ve her gün yılmadan tarihe not ediliyordu.
Şimdi iktidar bir mevzi kazandı; muhalefet ve medya bir mevzi kaybetti. İktidar korkuyu yine egemen kılmaya doğru yöneldi; muhalefet ve medya cesaret göstermekte eksik kaldı. İktidar gelecekte işi nerelere vardırabileceği konusunda bir işaret fişeği daha çaktı ama ve herkesi topyekun susturmak için büyük adımını attı; muhalefet hala dağınık, medya biraz daha yılgın.
Merdan Yanardağ bu ülkenin aydınlık yüzlerinden biridir. Bu gibi operasyonlar mücadelesini sekteye uğratmaz, büyütür. Elbette bir gün yine mücadelesine devam edecek.
Biz “dışardakilere” düşen onun bu mücadelesine katkıda bulunmaya çalışmaktan ibaret. Enerjimiz var ve başaracağız.


