Murat Yıldız ile söyleşi: Ticari amaçlar kent simgelerini esir alıyor
Reklam panosu, bir estetik tasarım değeri üretmediği gibi, kent yaşantısına ne ulaşım ne yeşil alan ne de kamusal kullanım açısından bir katkı sağlıyor. Aksine, kamusal alanı daraltan ve kamusal mekan deneyimini zayıflatan bir etki yaratıyor. Bu tür müdahaleler, kentte kimin söz sahibi olduğu, kamusal alanın ne amaçla kullanıldığı sorularını da beraberinde getiriyor.

Etki Can Bolatcan
Ankara’da Güvenpark’a ve Kadıköy İskelesi’nin üstüne yerleştirilen LED reklam panoları çokça tepki çekiyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin geçici olduğunu belirttiği ancak uzun süredir Güven Anıtı’nın karşısında duran LED reklam panolarının hukuka aykırı olduğu bilirkişi raporlarıyla da tescillendi.
Güvenpark ve Kadıköy İskelesi gibi kent hafızası ve kimliğinin önemli parçaları olan kamusal mekanların ticari amaçlar uğruna sermayeye teslim edilmesi kent hakkı ve kamusal alanların istilasına dair pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi.
Kent simgelerinin metalaşmasını, kamusal alanların ticarileşmesini ve yerel yönetimlerin kamu yararı yerine ranta dayalı uygulamalarını Şehir Plancıları Odası Ankara Şube Yönetim Kurulu Üyesi Murat Yıldız’la konuştuk.
Ankara’da Güvenpark’a ve çevresine yerleştirilen devasa led reklam panolarının hukuksuz olduğu bilirkişi raporuyla tescillendi. İstanbul’da Kadıköy iskelesine yerleştirilen led reklam panoları da tepki çekiyor. Kentlerin pek çok noktasına ve tarihi sit alanlarına eklenen LED reklam panolarının kent estetiğine, hafızasına ve sağlığına etkileri neler?
Bilirkişi raporu aslında meseleyi oldukça net bir şekilde ortaya koyuyor. Güvenpark’taki uygulamanın hem koruma amaçlı imar planına hem de kentsel tasarım kararlarına aykırı olduğu ve gerekli izin süreçlerinden geçmediği tespit edilmiş durumda. Yani burada sadece estetik bir tartışmadan değil, doğrudan mevzuata aykırı bir uygulamadan söz ediyoruz. Meselenin estetik boyuta baktığımızda ise en temel sorun, bu tür ekranların kent silüetiyle kurduğu ilişki. Güvenpark örneğinde, LED ekranın ölçeği ve konumu, parkın en önemli simgesel öğesi olan Güven Anıtı’nın görülebilirliğini ve algılanmasını zayıflatıyor. Hatta anıtın önüne geçen, onunla yarışan bir unsur haline geliyor. Raporda da belirtildiği üzere malzeme seçimi olarak da oldukça problemli olduğu söylenebilir. Parlak ve yansıtıcı yüzey hem gündüz hem gece ciddi bir görsel kirlilik yaratıyor. Bu da kamusal mekan deneyimini doğrudan etkiliyor.
Bu ekranların enerji tüketimi, elektrik kullanımıyla sınırlı değildir. Ankara gibi yakın zamanda su krizi yaşayan bir kentte, bu tüketimin enerji üretiminin yarattığı çevresel etkiler, çok geniş ölçekli bir çevresel bozulmaya sebebiyet verebilir. Öte yandan, kamusal alanda bu denli yoğun görsel uyarana maruz kalmanın, dikkat süresi ve genel psikolojik iyi oluş üzerinde ne tür etkiler yarattığı da tartışılması ve araştırılması gereken bir konu.
KENT KAMUSAL NİTELİĞİNİ KABYEDİYOR
Bir diğer husus, bu müdahalelerin, kentin hafızası ve kimliğiyle de doğrudan kurduğu ilişkidir. Güvenpark gibi tarihsel ve simgesel değeri yüksek bir alanda, kamusal kullanımın öncelikli olması gerekirken, ticari bir nesnenin bu kadar baskın hale gelmesi, kamusal hafızanın nasıl dönüştüğünü gösteriyor. Üstelik bu pano, bir zamanlar meydan olarak işleyen ama bugün alışveriş merkezine dönüşmüş bir alanın karşısında konumlanıyor. Bu da aslında kamusal alanların giderek kamusal niteliğini kaybettiğini ve ticari kaygılarla şekillenen varlıklara dönüştüğünü gösteriyor. Böylece kentin hafızasını ve kimliğini kamusal deneyim üzerinden inşa eden anlayışın yerini meta değeri üreten, ticari kaygılar taşıyan yaklaşımların aldığını görüyoruz. Güvenpark’taki söz konusu uygulama bile tek başına, aslında kamucu politikaların yerini popülist uygulamalara bıraktığını açıkça ortaya koyuyor.
ŞPO Ankara’nın yayınladığı rapora göre LED reklam panolarının kentin kültürel ve doğal değerlerini tanıtmaktan çok özel firmaların reklam panosu olarak kullanıldığı, kent kimliğini ve kültürünü ticari nedenlerle tahrip ettiği, Şehir ve Bölge Planlama ile Kentsel Tasarım disiplinleri ilkelerine uyulmadığı değerlendiriliyor. Bu değerlendirme çerçevesinde kamucu bir şehir plancılığı nasıl olabilir?
Meseleyi sadece kent kimliği üzerinden ele almak biraz sınırlı kalır. Ama yine de bahsettiğim gibi bu tür uygulamalar, kent hafızasının ve kimliğinin nasıl dönüştüğünü gösteren önemli işaretler. Kentte giderek artan bu tür ışıklı ve büyük ölçekli müdahaleler dönemsel bir yaklaşım değişimini de gösteriyor. Bir yandan da bu panoları ve kentte artan bu görsel yoğunluğu, kentteki otoritelerin “ben buradayım” deme biçimi olarak okumak mümkün. Bahsettiğimiz uygulamalar kentin nasıl bir yönetim içinde olduğunu, nasıl bir eşiği geçtiğini de gösteriyor.
Üstelik mesele yalnızca doğrudan ticari reklamlarla da sınırlı değil. Güvenpark’taki pano kent tanıtımı için kullanılıyor olsaydı bile bu tür uygulamalar çoğu zaman bir pazar yaratma kaygısı taşıyor. Bu da bize, imaj üretimi üzerinden kentlerin nasıl pazarlandığını açıkça gösteriyor.


