Mussolini gözlerinizin içine baktığında
Faşizm için yalnızca en alttakilere, dışlanmışlara seslendiğini düşünmek gerçek dışıdır. Gerçek şu ki faşizm herkese seslenir; alt sınıftan küçük burjuvaya, obur sanayiciden hırçın askere kadar herkese tümden bir “rövanş” vaadi ve dürtülerin sınırsız salıverilmesi teklifini götürür. Faşizm buydu ve bugün de budur.

Onur Özgen - Gazeteci, yazar
Antonio Scurati’nin Strega Ödüllü romanı “M – Il Figlio del Secolo” (Mussolini: Yüzyılın Oğlu, 2025), beş yıl önce epey ses getirmişti. Televizyon dizisine dönüştürüldükten sonra gördük ki, bu hiçbir şeymiş. İngiliz yönetmen Joe Wright’ın eline geniş imkânlar teslim edilmiş, geleceğin Duce’sini canlandırması için de “formunun zirvesindeki” Luca Marinelli kadroya katılmış. Ortaya çıkan sonuç, insanın gözlerine inanamaması türünden.
Dizi, 2024 Venedik’e hem çok büyük beklentiler ve umutlarla hem de Joe Wright’ın Mussolini hakkında neler söyleyeceğine dair kaygılar eşliğinde gelmişti. En baştan söyleyelim: Sekiz bölümün olağanüstü bir akıcılıkla aktığı “Mussolini: Yüzyılın Oğlu”, bu tarihsel dönem üzerine yapılmış en büyük dizilerden biri olmaya şimdiden aday; yılın ise açık ara en iyisi.
Geleceğin Duce’sinin kılığına bürünmek için özel bir kilo alma kürü uygulayan ve azımsanmayacak bir makyajla çalışan Luca Marinelli, klasik anlatıyı bir yana bırakan; çarpıcı popüler bir anlatı damarını, abartıya yaslanan keskin bir yergiyi ve türler arası harmanı birleştiren bir hikâyenin tartışmasız baş aktörü. Ortaya çıkan şey, tam anlamıyla “House of Cards” (2013-2018) ile Martin Scorsese’nin “The Wolf of Wall Street”i (Para Avcısı, 2013) arasında bir karışım.
Geçmiş sinemaya saygı duruşları da eksik değil: Alman dışavurumculuğundan sessiz sinemanın özüne, neorealizmden Bernardo Bertolucci ve Stanley Kubrick’in sinemasına uzanan göndermeler var. Yine de “Mussolini: Yüzyılın Oğlu” en yüksek anlamıyla sahici bir eser; bu sahicilik estetikte, rejide ve en çok da anlatıda kendini gösteriyor.
Senaryo, bizi hemen savaş sonrasının yıllarına sokuyor: 1919’da Benito Mussolini’nin başka “kaybolmuş ruhlarla” birlikte Faşist Mücadele Birliklerinin İttifakı’nı (Fasci Italiani di Combattimento) kurmasından başlayarak, onu birkaç yıl içinde İtalya’nın yeni ve gerçek sahibi konumuna getirecek yavaş ve öngörülmesi güç bir tırmanışı izliyoruz.
Dizi, görüntülerin gerçekçiliği, harika kostümler ve dekorlarla o İtalya’yı canlı biçimde resmediyor; ama hiçbir zaman yalnızca “tarihî bir canlandırma”ya indirgenmiyor. İlk bakışta çarpan şey, Joe Wright’ın bütünüyle teatral bir kurgu düşünmüş olması: İkna edici dış mekân sahneleri bulunsa da her şey yaklaşık olarak aynı yerde geçiyor; savaşın harap ettiği İtalya’yı temsil eden bir kutunun içine kapanmış gibiyiz. Yeniden topluma karışmayı bilmeyen on binlerce gazi, yoksulluk, bütünüyle yetersiz bir kral ve siyaset, darmadağın bir ekonomi ve hastalık gibi dolaşan zehirli milliyetçilik… Bunca kaos içinde —yıllar sonra Mussolini’nin “meslektaşı” sayılabilecek Mao’nun da belirteceği gibi— acımasız ve hırslı insanlar için sayısız fırsat vardı.
FAŞİZMİN İÇ YÜZÜNÜ ANLATAN ÇILGIN BİR SİRK
“Mussolini: Yüzyılın Oğlu”, fiziksel benzerliği pek az olsa da, Luca Marinelli’ye neredeyse bütünüyle yaslanıyor ve onun sayesinde gerçek Mussolini’nin çarpıcı, güçlü bir suretini veriyor: Çelişkilerle, bencilliklerle ve bitmek bilmeyen bir iradeyle dolu bir figür; 20. yüzyılın temel karakterlerinden biri. O, büyük bir illüzyonist; vasatları baştan çıkaran büyük bir ayartıcı; eşi benzeri görülmemiş biçimde kendi çıkarlarının paralı askeri. Marinelli, Mussolini’nin o kibirli ve sahte özgüvenli havasını, karşıt uçlar arasında sürekli gidip gelişini ve nihayetinde güce ulaşmasını sağlayacak o “küçük aralığı” her defasında bulma hünerini olağanüstü incelikle gösteriyor. Çünkü o güç, faşizmin nihai hedefiydi ve İtalya’dan dünyaya taşacaktı.
“Mussolini: Yüzyılın Oğlu”, âşıkları, müttefikleri, yandaşları, düşmanları, siyasetçileri —kısacası o dönemin tüm insan manzarasını— bir arı sürüsünün düzeniyle dolaşıma sokuyor: Bu insanlık, her nasıl olduysa, her ne sebepleyse, her durumda kazanmaya ant içmiş ve sevilme ihtiyacı tarafından yutulmuş bu adamı anlayamadı ya da durduramadı. Dördüncü duvarı yıkmak, burada adeta çekiç gibi işleyen bir motif; diziyi salt gerçekçilikten çok mutlak bir hakikati —karakterlerinin psikolojisini, ölümle iç içe geçmiş sadomazo bir vizyonun nasıl kurumlaştığını— hedefleyen bir anlatı kılıyor.
Dolayısıyla bu dizi, faşizmi ruhunun derinliklerinde kavramak için kusursuz bir rehber. Faşizm için yalnızca en alttakilere, dışlanmışlara seslendiğini düşünmek gerçek dışıdır. Gerçek şu ki faşizm herkese seslenir; alt sınıftan küçük burjuvaya, obur sanayiciden hırçın askere kadar herkese tümden bir “rövanş” vaadi ve dürtülerin sınırsız salıverilmesi teklifini götürür.
Faşizm buydu ve bugün de budur: Belirsiz ama güçlü bir duygusallığın doruk noktası; aklın ve empatinin reddi; herkese, elbette onu —Benito Mussolini’yi— yetkilendirmek şartıyla, bir dilim “her şeye kadirlik” vadetmek.
Dizi, revizyonistlerin ve her çağın gülünç nostaljiklerinin tüm iyi niyetine rağmen, Mussolini’nin hem özel hayatta hem siyasette obur, yalancı ve şiddet yanlısı biri olduğunu hatırlatıyor. Kostümlerden dekorlara, her bir oyunculuğun dinamizm ve kudretinden, hem popüler hem de yüksek olabilme kabiliyetinden ötürü “Mussolini: Yüzyılın Oğlu”, son yılların en ilgi çekici, tutarlı ve alışılmışın dışındaki dizi çalışmalarından biri; bu yıl izlediğimiz yapıtlar içindeyse açık ara zirvede.


