Ne işte ne okulda ne umutta: Gençliğe mahsus bir belirsizlik hali
Bugünlerde şahit olduklarımız bize gösteriyor ki, genç olarak adlandırıp tek bir kategoriye sığdırmaya çalıştığımız koskocaman bir nüfus için genç olmanın anlamı bambaşka: Sistematik olarak iptal edilen ihtimallerin, ertelenen başlangıçların ve görünmeyen çabaların toplamı haline gelmiş bir bekleyiş...

Emre Erdoğan - Prof. Dr.
Türkiye’de gençlerden bahsederken bir biyolojik kategori ya da "gelecek vadeden" bir ara dönemdeki "az yetişkinler" olarak görmek âdetten... Oysa bugünlerde şahit olduklarımız bize gösteriyor ki, genç olarak adlandırıp tek bir kategoriye sığdırmaya çalıştığımız koskocaman bir nüfus için genç olmanın anlamı bambaşka: Sistematik olarak iptal edilen ihtimallerin, ertelenen başlangıçların ve görünmeyen çabaların toplamı haline gelmiş bir bekleyiş... Genç olmak, bir tür belirsizlik rejiminde sıkışıp kalmak, üstelik bu durumun yalnızca bireysel değil; yapısal, sınıfsal, cinsiyetli ve politik bir sorun olduğunu da sonuna kadar hissetmek anlamına geliyor.
Ülkemizde gençliğin halipürmelaline dair çalışma sayısı artıyor, DİSK/Genel-İş’in geçen hafta yayınlanan 2025 tarihli “Genç Emeği Raporu” ve TÜİK’in 2024 tarihli "İstatistiklerle Gençlik" bülteni bize durumu hayli detaylı bir biçimde tarif ediyor. Bu verilere halen yürütmekte olduğumuz "Türkiye’de NEET Gençlerin Profillerini İyi Olma Hali Perspektifinden Belirleme ve Politika Geliştirme Çalışması" çerçevesinde yürüttüğümüz araştırmanın yüze yakın gençle tamamlanan niteliksel kısmı da sayıların arkasındaki öyküleri anlamımıza olanak veriyor.
Sayılarla kendimize gelelim: 2024 yılı itibarıyla Türkiye’de 15-24 yaş arası genç nüfus 12 milyon 763 bin kişi ve toplam nüfusun %15’ini oluşturuyor. TÜİK verilerine göre gençlerin arasında kendisini mutlu olarak tanımlayabileceklerin oranı %51, geçen yıl %54’müş aynı veri kaynağına göre. Başka bir çalışma, Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın “Türkiye’de 100 Genç Olsaydı” verileri daha kötümser bir tablo çiziyor, gençlerin sadece üçte biri mutlu…
Bu neredeyse eller tutulur gözle görülür depresif durumun sebebini çok uzaklarda aramamak lazım, maddiyat en önemli faktör olarak ön plana çıkıyor. Daha önce Türkiye’de Gençlerin İyi Olma Hali başlığı altında yürüttüğümüz bir dizi araştırma çalışması gençlerin yaşamdan memnuniyetinin en önemli sebebinin göreli maddi yoksunluk olduğunu göstermişti, yani hak ettiğini düşündüğü maddi olanaklara sahip olamamak. Tabii ki maddi durum da nasıl bir aileye doğduğunuzla ilişkili, ülkemizde orta sınıfta doğmak bile birçok ayrıcalığa sahip olmak demek. Öte yandan çalışabilmek ve iş sahibi olmak da maddi durumu doğrudan etkileyen bir faktör, gerçekten de iyi kötü bir işte çalışan genç işsiz yaşıtlarına göre çok daha fazla maddi olanağa sahip olabiliyor. Bu da bizi istihdam meselesine getiriyor.
TÜİK istatistiklerine göre gençlerin yalnızca %40’ı çalışıyor, bu oran genç kadınlarda %26’ya düşüyor, erkeklerde %50’den fazla… NEET dediğimiz ne işte, ne okulda ne de herhangi bir eğitimde olmayan gençlerin oranı da dikkat çekiyor, genelde %24 olan bu oran, kadınlarda üçte bire kadar yükseliyor. Bu gençlerin bir kısmı iş arıyor haliyle, TÜİK’e göre genç işsizlik oranı %19, kadınlarda %25. Bir de geniş tanımlı işsizlik var, çalışmaya hazır olup da iş aramayanları da hesaba dahil ettiğinizde bu oran genç nüfusta %37, genç kadınlarda bu oran %47 olarak hesaplanıyor. Bu, her iki genç kadından birinin çalışmak istediği halde iş bulamadığını gösteren bir rakam. Hangi rakama odaklanırsanız odaklanın genç işsizliğinin ihmal edilemeyecek bir sorun olduğu açık, bu sorundaki toplumsal cinsiyet boyutu da aşikâr.
Genç işsizliğinin sebepleri hakkında da iyi kötü fikrimiz var, ekonomik krizler önce gençleri vuruyor, ekonomik daralma durumunda ilk işten çıkarılan gençlerken ekonominin yeterince iş yaratamamasının cezasını da gençler çekiyor, ülke ekonomisi yeniden büyümeye geçse bile ilk önce işe deneyimliler alınıyor, gençlere özellikle de genç kadınlara sıra en son geliyor. Ülkemizde genç olmak kendiliğinden prekarya sıfatını taşımayı da getiriyor.
Araştırma çalışmamız çerçevesinde yaptığımız görüşmelerde aslında teknik olarak istihdamın dışında gözüken birçok gencin aslında bir şekilde çalıştığını gözlemleme şansımız olduk. Ancak bu çalışma kayıt dışı işlerde geçici ve güvencesiz bir şekilde çalışmak anlamına geliyor: Gençler fuarlarda, zincir marketlerde, kafelerde, çağrı merkezlerinde çalışıyor; ancak bu işler ne sosyal güvence sunuyor ne de bir gelecek vadediyor; bu da bahsi geçen prekaryalığı neredeyse sürekli hale getiriyor.
Gençler arasında sigortasız çalışmak normalleşmiş durumda. Çoğu genç çalıştıkları işlerin geçiciliğine ve güvencesizliğine rağmen ailelerine katkıda bulunmaya çalışıyor. "Bazen ağlayarak çalışmaya devam ediyorum," diyen gençler, yalnızca ekonomik değil, duygusal olarak da yıpratıcı bir döngünün içinde. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik çalkantılar birçok hanenin maddi durumunda gerilemeye yol açmışken, gençler için de aile bütçesine katkıda bulunmak bir zorunluluk haline geliyor. Ailesinin geçimine katkıda bulunmak için bu tür geçici işlerde çalışan gençler için eğitimlerine geri dönmek ya da kalıcı bir iş sahibi olmak neredeyse imkânsız, bu da yoksulluğun ve güvencesizliğin kalıcılaşmasıyla sonuçlanıyor.
Pekiyi, okumak bir çare mi? İstatistiklere göre üniversite mezunu her dört gençten biri işsiz, yani üniversite mezunu olmak iş bulmaya yetmiyor. Üstelik çalışmalar gösteriyor ki lise mezunları üniversite mezunlarına kıyasla daha hızlı iş bulamıyorlar, tabii ki eğitimle beraber artan beklentilerin bir sonucu bu; öte yandan da eğitim sistemiyle “iş piyasası” arasındaki uyumsuzluğun da bir göstergesi olduğunu söyleyebiliriz. Yaptığımız derinlemesine görüşmelerde sık sık duyduğumuz bir cümle, “boşuna mı okuduk biz?” Sahip olmak için çok çaba harcanılan, birçok fedakârlıkla elde edilen diplomaların maddi ve manevi karşılığı alınamıyor; okumak ne toplumsal prestij getiriyor, ne de maddiyat… Sosyal medyada harcanan üç beş dakika içerisinde bile okumanın faydasız olduğunu vaaz eden sayısız mesajla karşılaşıyorsunuz, üstelik bunu yapanlar TikTok fenomenleri değil, kerli ferli profesörler de sürekli bu mesajı veriyor. Eğitimin bir sosyal hareketlilik fırsatı sunduğunu hep savunageldik, istatistikler de bunu gösteriyor; ancak bu konuda gençler ve belki de ebeveynler umutlarını kesmiş durumdalar.
Kadınlar için tablo daha da ağır. Kadın olmak hem işe girmeyi hem de işte kalmayı zorlaştırıyor. İşverenlerin cinsiyetçi tutumları, ulaşım sorunları, bakım yükü ve diğer ayrımcılık pratikleri genç kadınları istihdamdan dışlıyor. Bazı genç kadınlar, sırf evlenme ihtimalleri olduğu için işe alınmadıklarını belirtirken, ailelerin bir kısmının da “kadının yeri evidir” şiarına sıkı sıkıya sarıldığını biliyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, emek piyasasının her kademesinde yeniden üretiliyor.
Yüzlerce gençle yapılan görüşmelerde en sık rastlanan duygu, bekleyişin getirdiği yorgunluk. Çalışmak sadece ekonomik değil; aidiyet kurmak, sosyalleşmek, kendini gerçekleştirmek ve bir yere ait hissetmek için de bir araç. Gençler işe başlamakla birlikte sosyalleşeceklerini, özgüvenlerini geri kazanacaklarını, hayatlarını kurmaya başlayacaklarını düşünüyor. Ama işe girmek, gittikçe erişilemez hale geliyor.
Gençler artık yalnızca iş değil, hayat kurma imkânından da yoksun bırakılıyor. Ev kuramıyorlar, taşınamıyorlar, birikim yapamıyorlar. Hatta sosyal hayata dair en basit arzuları bile erteleniyor: “Konser çok pahalı, yemek dışarda yenmiyor, sinema lüks oldu,” diyorlar. Sosyal dışlanma sadece işsiz kalmak değil, toplumsal hayatın dışında kalmakla da ilgili. Genç işsizliği bir iş piyasası sorunu olarak görme eğilimindeki yerleşik anlayış ve istihdam mühendisliği çabaları, çalışmanın “anlamını” yok sayıyorlar, “iş bulsalar yeter” yaklaşımıyla yetiniyorlar. Oysa sadece çalışmak değil, haysiyetli bir iş bulmak çok daha önemli; daha önemlisi de iş bulmadan da haysiyetli bir yaşam sürebilme fırsatının sağlanabilmesi. Bizim ihmal ettiğimiz mesele de bu…
Tüm bu bulgular ışığında, genç işsizliğiyle mücadelede yüzeysel çözümler değil, yapısal müdahaleler gerekiyor. Eğitim-istihdam geçişini kolaylaştıracak, beceri kazanımını destekleyecek ve gençleri güvenceli işe yönlendirecek bütüncül bir politika setine ihtiyaç bulunuyor.
İlk olarak, üniversite sonrası geçişi kolaylaştıran kamu destekli programlar oluşturulmalı. Giriş düzeyindeki istihdam olanakları yaygınlaştırılmalı; stajlar ücretli ve sigortalı hale getirilmeli. Meslek lisesi mezunlarının daha yüksek istihdam oranına sahip olması, teknik beceri gerektiren işlere yönelimi teşvik edecek eğitim reformlarının gerekliliğine işaret ediyor.
İkinci olarak, NEET gençlerin heterojen yapısı dikkate alınarak, bu gruba özel alt politikalar geliştirilmeli. Erken okul terkleri için ikinci şans eğitimleri; uzun süreli işsizler için istihdam destekli sosyal programlar; bakım sorumluluğu taşıyan kadınlar için kamusal kreş ve destek hizmetleri; psikolojik yıpranmışlık yaşayan gençler için danışmanlık hizmetleri sunulmalı. DİSK raporundaki veriler de, bu tür ayrıştırılmış müdahalelerin artık bir seçenek değil zorunluluk olduğunu ortaya koyuyor.
Üçüncü olarak, emek piyasasında güvenceli istihdam norm haline getirilmeli. Gençlerin sendikal haklardan faydalanması önündeki engeller kaldırılmalı, kayıt dışı çalışmanın önüne geçilmeli. Asgari ücretin yoksulluk sınırı altındaki etkisi dikkate alınarak gençlere yönelik yaşam ücretine dayalı bir gelir politikası oluşturulmalı.
Son olarak, bu politikalara yalnızca gençliği değil, toplumu dönüştürecek bir eşitlik ve adalet vizyonu eşlik etmeli. Genç kadınların görünmeyen emeğini görünür kılan, genç işçilerin örgütlenme hakkını tanıyan ve gençliğe aidiyet sunan kamusal bir istihdam rejimi ancak bu dönüşümle mümkün.
En önemlisi genç işsizliğinin bir sayısal veri sorunu değil, toplumsal adalet krizi olarak görmek gerekir; aksi takdirde geliştirilen her çözüm ne yazık ki geçici olur, genç yoksulluğu ve mutsuzluğu da kalıcılaşır.


