Google Play Store
App Store

Nitelemesi epey geniş bir yelpazeye yayılan varoluşçuluk teriminin tam anlamıyla neyi ifade ettiğini belirlemek oldukça güçtür. Bu sebeple terimin neyi kesinlikle ima etmediğini göstermek çoğu zaman varoluşçu düşünceyi anlamak açısından daha doğru bir tutum olarak gözükür.

Ne kadar çok değişirse, o kadar çok aynı kalır!*
Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre (Fotoğraf: Depo Photos)

Önder KULAK - Kurtul GÜLENÇ

Insomnia (Uykusuz, 2002) filminde Los Angeles polis departmanında görevli dedektif Will Dormer (Al Pacino) ile ortağı Hap Eckhart (Martin Donovan) genç bir kızın ölümünü araştırmak üzere Alaska’da küçük bir balıkçı kasabası olan Nightmute’a gönderilir. Cinayet şüphelisi Walter Finch’i (Robin Williams) yakalamak için yerel polisle birlikte Finch’e tuzak kuran ikiliden Dormer sisler içindeki kovalamacada ortağı Eckhart’ı öldürür. Kaza gibi gözüken olay ikilinin önceki davalarına ilişkin İçişleri Bakanlığı’nın açmış olduğu soruşturmanın öğrenilmesiyle başka bir mahiyet kazanır. Olaydan sonra Dormer yalan bir ifadeyle Eckhart’ın ölümüyle ilgili gerçeği gizler. Polis merkezindeki ifade sürecinin ardından karakoldan ayrılan Dormer ara bir sokakta ortağının ölümünü düşünürken bir köpeğin cansız bedenini çöp kutusunda gördükten sonra bir anda istifra eder. Dormer neden bir bulantı yaşamış ve ardından istifra etmiştir? Elbette bu soruya ilk elden verilebilecek yanıt Dormer’ın ortağını öldürmüş olduğu gerçeğinin açık şekilde farkında olmasına rağmen geçirmekte olduğu soruşturmadan korkarak bu gerçeği gizlemesi, yalan ifade vermesi şeklinde verilebilir. Üstüne üstlük ifade sonrası ortağının ailesini telefonla aramış ve yalanını pekiştirmiştir. Bu saptamalar elbette doğrudur, ne var ki konuya ilişkin daha derin bir analiz yapmak istersek varoluşçu temalara bakmak iyi olur.

VAROLUŞÇULUK BİR HÜMANİZMDİR

Nitelemesi epey geniş bir yelpazeye yayılan varoluşçuluk teriminin tam anlamıyla neyi ifade ettiğini belirlemek oldukça güçtür. Bu sebeple terimin neyi kesinlikle ima etmediğini göstermek çoğu zaman varoluşçu düşünceyi anlamak açısından daha doğru bir tutum olarak gözükür. Varoluşçuluğun başlıca temsilcileri sistematik olmaktan uzak, birbirinden farklı görüşlere sahip düşünürlerdir. Walter Kaufmann’a göre “herhangi bir düşünce okulundan olmamak, herhangi bir inançlar kümesini, özellikle sistemleri yetersiz görmek, sığlığını, bilgiçliğini, yaşamdan yoksunluğunu ileri sürerek gelenekçi felsefeyi açıkça küçümsemek” nitelemeleriyle tarif edilebilir, işte varoluşçuluğun çıkış noktası budur.1 Nihilizm, özgürlük, absürt, ölüm, otantiklik, varoluş ve öz ilişkisi, somut etkileşim, içkinlik ve aşkınlık, başkaldırı gibi temalar varoluşçu düşüncenin temel ilgi alanları ve sorunsallarını belirler. Varoluşçuluk sinemadan resim sanatına, politik başkaldırı hareketlerinden teolojik tartışma ve yorumlara, psikoterapiden edebiyat dünyasına kadar pek çok alanda etkili olarak Batı’nın entelektüel tarihindeki diğer felsefi akımlardan ayrılır.

Kökleri daha eskilere dayansa da 20. yüzyılın ortalarında Fransa’da etkili olan entelektüel bir hareket olarak varoluşçuluk, Albert Camus, Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir isimleriyle anılmaktadır. Bunun en önemli sebebi, özellikle Sartre ve Beauvoir’un kendilerini açıkça varoluşçu olarak tanımlamış olmalarıdır. Jacques Calmy ve Marc Beigbeder tarafından örgütlenen bir oluşumun 1945 yılında düzenlediği bir konferansta Sartre tarafından sunulan “Varoluşçuluk bir Hümanizmdir” metni bir yandan varoluşla öz arasındaki ilişkiyi yeniden tarif ederken (varoluş özden önce gelir) diğer yandan bu ilişkiye uygun olarak insanın kökensel özgürlüğüne yer açar.

ÖZGÜRLÜK VE ETİK SORUMLULUK

Hem insan hem de tarih hakkındaki naif iyimserlikten uzaklaşan ve içinde karşı konulamaz ölüm olgusunun ve zamanın geri döndürülemez akışının tüm anlamı yadsıdığı saçma bir dünyaya fırlatılan cogito’nun metafizik sığınaklarından vazgeçişini hareket noktası olarak kabul eden bu varoluşçuluk türü hümanizmle birleştirildiğinde özgürlüğe mahkum olan insanın tercihleriyle sadece kendisini seçmediğini, aynı zamanda bütün diğer insanları da seçtiğini ileri sürer. Başka bir ifadeyle, a priori bir anlama, amaca ve ereğe sahip olmayan bir hayata anlamını vererek onu değerli kılacak yine insanın kendisidir. İnsan kökensel özgürlüğü sayesinde sürekli tercihler yapmaya yazgılı bir şekilde, yaptığı tercihlerle sadece tasarladığı benliğini yaratmakla kalmaz aynı zamanda diğer insanların da nasıl olması gerektiğini tasarlar.

Varoluşçuluğun bu yorumunda bir yandan düşüncenin saçma temelinde yeniden-kurulmasıyla beliren anlamsızlık ufkundaki insanın hayal kırıklığı deneyimi özsel bir özgürlükle aşılmaya çalışılır ve bu çerçevede etik sorumlulukla ilişkili yeni bir hümanizm anlayışı temellendirilir. Diğer yandan ise insan özgürlüğü üzerine yapılan bu ontolojik-fenomenolojik deneme insan gerçekliğinin yapısını her koşulda aynı kılma riskiyle karşı karşıya kalır (çünkü özgürlük insanın mutlak yapısıdır ve en olumsuz koşullar tarafından bile yok edilemez) ve bunun sonucunda varoluşçuluk ebedi ideolojinin modern bir formülasyonuna dönüştürülür.2

Baştaki sorumuza geri dönelim: Dormer neden bulantı yaşamıştır? Sartre’a göre bulantı kavramı bir yandan insanın yeryüzündeki amaçsızlığından kaynaklı varoluşsal sancılarıyla diğer yandan varoluşunu gerçekleştirme çabasıyla ilişkilidir. Buradan hareketle soruyu yanıtlamaya çalışırsak Dormer hem ölüm olgusuyla apaçık şekilde karşılaşmış hem geçmiş yaşantılarına ilişkin kendi bilincinin kendisini aldatan yapısıyla mevcudiyete teslim olmuş hem de ortağını öldürmesine rağmen salt kendi çıkarı uğruna yalan söylemeyi tercih ederek varoluşunu gerçekleştirmekten uzaklaşmıştır. Varoluşçuluk içeriğinden bağımsız şekilde “salt bir tarafın tutulması, bir yöne gidilmesi” olarak basitleştirildiğinde etik tılsımını yitirir. Bu kayıp varoluşçuluğun rasyonalizmden uzaklaşarak irrasyonalizme teslimiyetine yol açar. Filmin sonunda Dormer’ın böyle bir teslimiyete savrulmayıp kendisiyle ilgili kanıtı yok etmeyi öneren meslektaşına “sakın yolunu kaybetme!” demesi varoluşçuluğun nedenleri önemsiz gören antropolojik okumasına bir meydan okuma gibidir.

* Jean-Baptiste Alphonse Karr, 1849 tarihli Les Guêpes isimli dergideki epigram.

1 W. Kaufmann, Dostoyevski’den Sartre’a Varoluşçuluk, çev. Akşit Göktürk, YKY, s. 7.

2 H. Marcuse, “Sartre’ın Varoluşçuluğu”, Varoluşçuluk, Fenomenoloji, Ontoloji içinde, der. G. Ateşoğlu, Ayrıntı Yay., s. 209.