Ne şeriat ne darbe, yaşasın tempo!
Siyaset, hukuk, demokrasi, laiklik, cumhuriyet, parti kapatma, darbe önleme, davalaşma üzerinden süregelen arbede medyada merkezileşiyor, farkındasınız değil mi? Sokakta tık yok....
Karşıtların birleştiği tek nokta, tempo. Tarafların temposu yerinde. Hayli yüksek tempoda seyrediyor ve tabii seyrediliyor her şey...
Bu gürültülü görüntüden hareketle bir iç savaş var hissine dahi kapılmak mümkün. Ama dedik ya sokakta pek karşılığı yok ekrandaki bu didişmenin. Sokaktakiler, halihazırda izlemekle yetiniyorlar ekranda konuşanları, gazetelerde yazanları. Çaylarını-biralarını yudumlarken, meyvelerini-kuruyemişlerini yerken, koltuklara-kanepelere kaykılmış vaziyette... Peki bu ‘medyatik gerilim’ sokağa taşar mı? Hani 12 Eylül döneminde ‘üniversite’ için olduğuna benzer bir durum zuhur eder mi?..
Hatırlarsınız 12 Eylül’de darbeyi yapanlar en çok üniversiteyi boy hedefi haline getirmişlerdi. Üniversitelerde, hocalar arasında, öğrenciler arasında yaşanan zıtlaşmanın sokağa sıçradığını iddia edip tüm olup bitenlerin asli müsebbibi olarak üniversiteyi göstermişlerdi... Halbuki üniversiteler toplumsal sorunlara ayna ve onların tartışmaya açılmasına zemin olmakta, sonuçta da toplumsal katmanlara ‘geribildirim’de bulunmaktaydı. Darbeciler, bu geribildirimlerin olayları azdırdığını düşünerek ezdi üniversiteleri.
Acaba şimdi de ‘zihinlerin yeni efendisi’ medya mı böyle bir gidişata yol açıp benzeri bir akıbete maruz kalacak? Medya toplumun aynası mı? Ve medyadaki zıtlaşmadan sokaktaki çatışmaya mı evrilecek süreç? Sağ-sol, ülkücü-devrimci, komünist-faşist çatışması gibi, ergenekoncu-şeriatçı, Atatürkçü-Fethullahçı, cumhuriyetçi-demokrat çatışmasına mı savrulacak toplum?.. Yapmayın, güldürmeyin beni!.. Bu, bir şov! ‘Biri Bizi Gözetliyor’da olup bitenlerden sadece derece farkı var ekranda, gazetelerde izlediklerinizin. Mahiyet aynı; ve o, ‘eğlence’ ile ‘tempo’dan ibaret...
Medyada (özellikle vakit geçirici anlamında) eğlendirici olmak esas, tempolu olmak da önemli. Tempoyu her daim yüksek tutmak gerek. Dikkat edin, rastlantı ya da değil, tam Avrupa Şampiyonası bitti, hemen akabinde Ergenekon Davası’nda yeni tutuklamalarla birlikte bir ‘Davalar Şampiyonası’ izler olduk. Düşecek gibi görünen tempo yeniden yükseldi.
Tek farkla ki haftalardır görmekten bezdiğimiz futbol yorumcusu zat-ı muhteremlerin yerini siyaset yorumcusu gazeteci, hukukçu, akademisyen zevat aldı. Tıpkı öncekiler gibi birbirine muarız bir üslup içinde tempoyu yükselterek yerleştiler koltuklara.
Evet, araç mesajsa amaç da tempodur medyatik dünyada. Futbol, siyaset, terör, savaş hiç fark etmez. İzlenme payı yüksek olduğu müddetçe önemi yok. Tabii ne söylediğinizin de önemi yok. Medyada zarf, mazrufun önünde. Atatürkçülük, liberallik, demokrasi, cumhuriyet, laiklik, hukuk, din, asker, darbe, vs. üzerine ne söylediğiniz değil, nasıl söylediğiniz önemli. Onun kriteri ise belli: Tempolu ol, tempoyu düşürme, tempoyu yükselt! Hepsi bu... Bir de tabii yine hatırlamak gerek, 12 Eylül sürecinde üniversiteyi hem işleyiş hem de işlev bakımından egemenlerin gözünde ciddiye almayı gerektiren bir durum vardı. Çünkü ortada iyi-kötü bir toplum vardı. Sorunlara, haksızlıklara ve bunları dile getirenlere öyle ya da böyle, olumlu-olumsuz tepki veren bir toplum...
Şimdi bir ‘kitle’ var. Kitle de Baudrillard’ın muhteşem benzetmesiyle bir süngerdir. Ne verirseniz verin, tepki alamazsınız ondan. Müthiş emme kapasitesiyle soğurur o her şeyi; haksızlıkları, yanlışlıkları, sorunları, adaletsizlikleri ve tartışmaları...
Onun vereceği tek tepki, doygunluk nedeniyle daha fazla almayı reddetmektir. O yüzden ne zaman ki bu ‘sünger’, aynen ‘Biri Bizi Gözetliyor’ için olduğu gibi emmeye doyacak bu AKP-Ergenekon, şeriatçı-darbeci, laik-antilaik, Atatürkçü-Fethullahçı temaşasını, pardon zıtlaşmasını, o zaman kriz bitecek. Gökten de üç elma düşecek; biri Kemalistlerin, öbürü Gülenistlerin, üçüncüsü de liberalistlerin başına... “Hani bana, hani bana” diyecekler de olacak tabii her zamanki gibi. Anladınız siz, kim onlar!..

