Google Play Store
App Store
Necati Tosuner’in penceresi

Ahmet Bozkurt

Necati Tosuner 82 yaşında aramızdan ayrıldı. Bir ömre sığdırılabileceklerin toplamından çok daha fazla inceliklerle tanışık ruhundaki fırtınayı kelimeleriyle işledi ruhumuza.

Necati Tosuner’i ilk okuduğumda içimde tuhaf bir sıkışma hissetmiştim. Sanki biri, kalabalık bir caddenin ortasında usulca koluma dokunmuş ve “Bak,” demişti, “görmediğin bir şey var.” O andan beri Tosuner’i her düşündüğümde gürültüsüz, iddiasız ama insanın içini yerinden eden bu dokunuşu hatırlarım.

Henüz on dokuz yaşında yazdığı bir öyküyle edebiyat dünyasına adım atan Tosuner, elli yılı aşkın yazarlık serüveninde öykü, roman, deneme ve çocuk edebiyatı gibi farklı türlerde yapıtlar kaleme aldı. Bu çeşitliliğe rağmen, yapıtlarının merkezinde çoğu zaman aynı temel sorunsal yer alır: Toplum içinde “eksik” sayılan bireyin var olma mücadelesi. Onun sıkça başvurduğu “eksik adam” motifi yalnızca bedensel bir yetersizliği değil, bu yetersizlik üzerinden bireye yöneltilen bakışları, dayatılan değer yargılarını ve dışlayıcı tutumları da temsil eder. Tosuner’in anlatılarındaki yazınsal hissiyat, tek boyuta sıkıştırılmayan insanın iç içe geçmiş derinliği en nihayetinde toplumsal zihniyet kalıplarını sorgulamak için devreye girer. Yapıtının odağındaki fiziksel kambur, giderek toplumun ruhsal kamburunu görünür kılan bir simgeye dönüşmüştür. İnsan bedenindeki eğrilikten öte toplumun normallik fikrindeki sertliktir asıl mesele. Bu yüzden onun yapıtlarını “acı edebiyatı” diye adlandırmak hem kolaycı hem de haksız bir kestirme olur. O, acıyı anlatmaz; bakışı anlatır. Yargıyı, fısıltıyı, merhamet kılığına girmiş küçümsemeyi dillendirir.

Onun edebiyatını anlatmaya kalktığımda hep bir tereddüt yaşarım; çünkü Tosuner’in yazdıkları açıklanmaya, tanımlanmaya dirençli bir iç çekiş gibidir. Dört yaşında bir salıncaktan düşüp kambur kalan bir çocuğun yazgısının yıllar sonra bir romanın satır aralarına sızması kolayca özetlenebilir; ama o kazanın insanın ruhunda açtığı gedik, tarif edilemez uçurum kelimelere indirgenemeyecek kadar karanlıktır. “Eksik adam” dediğimiz şey, bir beden kusurundan çok, dünyaya biraz eğri bakmaya mahkûm edilmiş bir ruh hâlidir aslında. Tosuner’in kahramanlarını okurken, onların sırtındaki kamburun aslında bizim bakışımızda olduğunu fark ederim. Belki de bu yüzden, her okuma bir bellek kırılmasıdır: Onu okurken çocukluğumun kırılganlıkları, gençliğimin korkuları, kalabalıklar içindeki o tuhaf yalnızlık hissi yeniden canlanır.

Bir zamanlar onun Almanya’ya gidişini düşündüğümde, bunun basit bir göç hikâyesi olmadığını sezmiştim. İnsan bazen bir ülkeyi, en çok da bir bakışı terk etmek ister. Köln sokaklarında dolaşan Tosuner’in yalnızlığını düşündüğümde, Sancı.. Sancı...’nın satırlarında dolaşan o iç sıkıntısının yalnızca gurbetle ilgili olmadığını, bakışlardan, fısıltılardan ve acıma dolu gözlerden kaynaklandığını anladım. Yalnızlık, Almanya’da çoğalmış ama kökü burada kalmıştı.

Tosuner’in dile gösterdiği özen yazınsal kişiliğinin en belirgin yanlarından biridir. Kendisini bir “dil işçisi” olarak tanımlaması boşuna değildir. Metinlerini defalarca gözden geçirdiği, fazlalıkları ayıkladığı, adeta “makasla yazdığı” bilinir. Tosuner’i okurken bu makas sesini hep duyarım. Sanki her cümle yazıldıktan sonra kesilmiş, budanmış, fazlalıklardan arındırılmıştır. Çünkü fazla kelime, fazla merhamet, fazla açıklama insanı zayıf düşürür. Tosuner’in cümleleri kısa ama yankılıdır; düzyazı gibi başlar, şiir gibi biter. Tosuner’in “sarsıcı olmak içtenliğe dayanmalı” sözü hem estetik hem de etik bir ilkeye işaret eder. Okurla kurduğu ilişki tam da bu yüzden olsa gerek paylaşımcıdır. Bir virgülden sonra koyduğu kısa çizgi, bana çoğunlukla bir duraksamayı, nefesin yarıda kesilişini hatırlatır. Sanki anlatıcı, konuşurken kendini yoklar: Fazla mı söyledim? Beni acınacak biri mi sandılar?

Edebiyatının iki dönemi olduğunu söylerler; ben bunu iki ruh hâli gibi düşünürüm. İlk dönem yapıtlarında, örneğin Sancı.. Sancı..., Yalnızlıktan Devren Kiralık, Bana Sen Söyle gibi romanlarda daha belirgin bir olay örgüsü, zaman ve mekân çerçevesi vardır. Bu yapı sanki yazarın dünyayla pazarlık ettiği yılların izlerini taşır. Bu eserlerde yalnızlık, sakatlık, karşılıksız sevgi ve gurbet temaları klasik anlatı teknikleri içinde işlenir. Özellikle Almanya yıllarının izleri burada belirgindir. 1976’da Köln’e gidişi, kendi sözleriyle “Almanya’ya değil, Türkiye’den gidiş”tir. Bu deneyim, bireysel sancıyı toplumsal yabancılık duygusuyla birleştirir. Gurbet, insanın kendi ülkesinde de yaşayabildiği bir yabancılaşma biçimi olarak belirir. Ama sonra bir şey olur; olaylar silinir, mekânlar buharlaşır, geriye yalnızca bir “kafa sesi” kalır. 2008’den sonra yayımlanan Kasırganın Gözü, Susmak Nasıl da Yoruyor İnsanı! ve Korkağın Türküsü gibi yapıtlarından itibaren ise anlatı tekniği değişir ve o ses okurla neredeyse baş başa kalır. Artık roman yoktur, iç monologlar başlamıştır; hikâye giderek bir düşüncenin kırıntılarına dönüşmüştür. Okurken kendimi bir balkonun kenarında, yaşlanmış bir adamın iç konuşmasını dinler gibi hissederim. Bu anlatım biçimi parçalı yapı, üstkurmaca ve metinlerarasılık gibi tekniklerle birleşir. Bu ses bazen ülkeye, siyasete, adaletsizliğe değinir; bazen ölüm korkusuna. Ama en çok da susmanın yorgunluğuna. Bu noktadan sonra ise Tosuner’in bireysel sancıdan toplumsal eleştiriye doğru genişleyen bir çizgi izlediği rahatlıkla söylenebilir.

Edebiyatımızda, Tosuner gibi insanın iç dünyasını bu kadar çıplak, bu kadar yalın ve bir o kadar da derin işleyen bir yazarla karşılaşmak pek güçtür. Kendi yarasını bir ameliyat masasına yatırarak kalemini bir neşter gibi kendi ruhuna batırmaktan çekinmeyen, şunun şurasında kaç anlatıcı vardır? İşte, tam da bu yüzden Necati Tosuner’in evreni hep bir pencereyle açılır dünyanın sonsuz ufkuna.