Google Play Store
App Store

Baskıcı iktidarların ölülere yönelik saldırılarının başlıca amacı, ölüleri belleklerden söküp atarak salt bir mezar taşına indirgemektir. Bu hamleler, yitirilen kimsenin halka adadığı katkıların tanıklıklarının görünür kılınmasının engellenmeye çalışılmasıdır.

Neden ölülerden korkuyorlar?
Her sene devrimci önderler için anmalar düzenleniyor. (Fotoğraf: BirGün)

Önder KULAK - Kurtul GÜLENÇ

Poe’nun da “Ölülerin Ruhları” isimli şiirinde çarpıcı biçimde betimlediği gibi, yaşamda da ölümde de ölüler ve diriler aslında hep iç içedir.1 Her ne kadar Poe, şiirde bu bağlamı ölüler nezdinde yansıtsa da sözlerini esasen dirilere yöneltir. Çünkü insanlar henüz o mısraların özneleri değilken bu sözlerin yerini bulmasını arzular. Bilhassa kendini yalnız hisseden insana, bir başına olsa bile yalnız olmadığını anımsatır. Zira farkında olsa da olmasa da etrafı ölülerle çevrilidir.

Heidegger, verdiği örneklerle insanın sonunu diğer canlılardan ayırarak, ölümünü, diğer tüm varoluş biçimlerini ortadan kaldıran özgün bir form olarak niteler.2 Bu sınırlar içinde bu niteleme haklıdır. Bir adım daha atıldığında ise, yitirilen bir kimsenin ontolojik mahiyetinin, yaşarken eyledikleri üzerinden varlığı değiştirip şimdi bir dolayım olmanın ötesinde olduğu savunulabilir. Çünkü yitirilen insan, başkalarının düşüncelerinde taşınan söylem parçalarından kayıtlara ve metinlere kadar bıraktığı nice kaynakla bilinçlerdeki fikri devinimini sürdürür. Bunlara elbette toplumsal gerçekliğe müdahalesinin tanıklıkları ve kendisiyle yaşanan anılar da eklenmelidir. Dolayısıyla ölümünün ardından, varlığını bir heyula misali hissettirir aslında hep. Fiziken bulunamasa da pek çok zaman özne olarak yaşama katılır bu anlamda.

İÇİMİZDEKİ ÖLÜLER

Marx, “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”nde, kendi tarihlerini yapan insanların “dolaysız olarak önlerinde buldukları, verili, geçmişten devrolan” koşullarla sınırlandıklarına işaret ederken, bu koşulların şekillenmesinde tüm ölmüş kuşakların çabalarının da etki sahibi olduğunu anımsatır.3 Marx’ın burjuva sınıfından tarihsel örnekler eşliğinde açımladığı bu fikrini, elbette işçi sınıfı özelinde de örneklendirmek mümkün. Bu açıdan düşünerek, bugünkü toplumsal değişim istemini saran verili koşulların, yitirilenlerin yengi ve yenilgi dolu çabalarıyla da doğrudan bağlantılı olduğu belirtilmelidir.

Öyleyse, örneğin bir yürüyüşte değişim isteminin sembolü flamalar ve pankartlar arkasında sadece o an orada olanlar bulunmaz. Bu mücadeleye yaşarken katkı sunan sayısız insan da bir şekilde oradadır. Her biri söz konusu topluluğa katkısı itibarıyla topluluğun varlığına irili ufaklı dolayım oluşturmasının yanı sıra, kendisine ait anılar, tanıklıklar ve fikirlerle de yaşayanların belleklerinde hazır bulunur. Bu insanların kimileri üstelik sadece zamanlarını, yani yaşamlarının bir kesitini değil, kalan tüm zamanlarını da bu mücadele için feda etmiştir. Dolayısıyla orada olanlara, orada olmayanlar adına, kendiliğinden bir sorumluluk yüklenir. Benjamin’e göre bu, tarihsel açıdan bir kefaret oluşturur ki, geçmiş kuşakların gerçekleştiremediği toplumsal değişim bir sorumluluk olarak yaşayanlara devredilir.4

İKTİDARIN KORKUSU

Kortejlerin arkasına dizilen ölüleri dostları kadar, hasımları da görür. Örneğin bu bağlamda Marx, Paris Komünü’nün 18 Mart’ta kazandığı zafer sonrasında, burjuva iktidarın “1848’in Haziran günlerinden 22 Ocak 1871’e kadar öldürülmüş kurbanların hayaletleri” karşısında nasıl korkudan titrediğine “Fransa’da İç Savaş”ta dikkat çeker.5 Kimler vardır bu kurbanlar arasında? Belki fikirleriyle sınıfa öncülük edip yaşayanlar eliyle pratiği şekillendirmeyi sürdüren bir düşünür vardır. Belki sokak sokak, fabrika fabrika kendini sınıfı örgütlemeye adayan bir devrimci. Belki de sadece o an sokağa çıkan sınıfın sıradan bir mensubu. Her biri kendi hikayesiyle, fedakarlık gibi değerlerle sembolleştirilen özneler olarak konumlanır ve yaşayanlar üzerinde bir sorumluluk oluşturarak onların bedenlerinde hesap sormaya yönelirler. Bu nedenle baskıcı iktidarlar yaşayanlar kadar ölüleri de hedef alırlar.

Böylesi iktidarların ölülere yönelik saldırılarının başlıca amacı, ölüleri belleklerden söküp atarak salt bir mezar taşına indirgemektir. Bu amaçla yapılan hamleler, yitirilen kimsenin toplumsal değişim hedefiyle halka adadığı katkıların tanıklıklarının, fikri öncülük vasfı varsa metinlerinin yaygınlaşmasının, yanı sıra halka açık ortamlarda söylem ve kayıtlarının, hatta isminin yasaklanarak görünür kılınmasının engellenmeye çalışılmasıdır. Bunları, yitirilen nezdinde sürekli pekiştirilen bir tanınma ilişkisi olan anmaların bastırılma çabası da takip eder. Anmalar belleklerdeki ortaklaşmanın doğrulandığı özel bir uğraktır ki, iktidarın amacı karşısında önemli bir tehlike olarak kabul edilir.

Şili’de 1973 ila 1990 yılları arasında Allende’ye yönelik saldırılar, anlatılanlar bakımından en ağır tarihsel örneklerden biri olarak anılabilir. Ne var ki “¡Allende Vive!” sloganı altında örgütlenen karşı tepki, bu saldırıları püskürtmeyi başarmıştır. Başka bir deyişle Şili halkı, isminin anılması dahi yasaklanan Allende’yi belleğinin her noktasında yaşatarak, hiç olmadığı kadar sahiplenmiştir. Bugün Allende gibi yüzlerce figür, tüm baskı ve zora rağmen, halkların belleğinden sokaklara akmayı sürdürür. Edip Cansever’in de dediği gibi: “Ölü mü denir / Ölü mü denir şimdi onlara.”

1 Edgar Allen Poe, Bütün Şiirleri, Oğlak, 1999, ss. 33-34.

2 Bkz. Martin Heidegger, Being and Time, SUNY, 1996, ss.279-312.

3 Karl Marx, Fransız Üçlemesi, Yordam, 2016, s. 149.

4 Bkz. Kurtul Gülenç & Önder Kulak, Marx ve Sonrası, İthaki, ss. 184-232.

5 Karl Marx, Fransız Üçlemesi, s. 303.