Nedense hep unutuyoruz ölümü
Akşam telefonum çaldı. Sakin olmaya çalışıp da sakin olmadığını gizleyemeyen yalansız bir dost sesi. Geçmek bilmeyen
Akşam telefonum çaldı. Sakin olmaya çalışıp da sakin olmadığını gizleyemeyen yalansız bir dost sesi.
Geçmek bilmeyen saniyeler sonrasında – herhalde amacı sonraki cümle için hazırlayabilmek ve hazırlanabilmek olan – giriş cümleleri tükendi.
Ve uzun cümlelere sığamayacak kadar keskin ve yalın bir gerçek hüzünlü ahizeden dökülüverdi:
- Esen’i kaybettik.
Arkadaşım az öncesine kadar taşıdığı ağır yükün önemli bölümünü bu kısa cümleyle bana devretmişti. Belki biraz bunun sorumluluğu altında ezilerek, belki de beni kendi bildirdiği gerçeğin yıkıcı etkisinden korumak isteyerek birkaç cümle daha söyledi. Ne dediğini ve ne cevap verdiğimi hatırlayamıyorum. Kulaklarımda bir tek kısa cümle yankılanıyordu:
- Esen’i kaybettik.
Gözyaşlarım ağır kaldı. Kafamdaki şimşekler onları geçti. Hatıralar ne kadar hızlı hareket edebiliyor bazen.
Önce Esen’le ilgili bir film şeridi süratle dönüverdi içimde. Karamsar ve akıllı kelimeleri, cevap beklerken gözlerindeki nazik ve sabırsız ifade, kıskandığımı söylediğim uzaktan deniz gören evinde bize karpuz ikram etmesi, köylülerin öldürdüğü bir köpeğin ardından duyduğu şiddetli isyan...
Sonra bu hızlı hatıra geçidine izinsiz dahil olan başka görüntü ve sesler aldı beni kendimden.
Kaç kez duydum bu kısa cümleleri. Bazen “… kaybettik”, bazen “… öldü”, bazen “… yok artık”…
Her biri birbirinden kısa ve birbirinden ağır…
Babamın ölüm haberini bildiren telefon konuşmasını pek hatırlamıyorum. Ama arkadaşım Cevdet’inki hâlâ rüyalarıma girer. Bakü’deki trafik kazasını duyduğum andan beri durmadan telefon ediyordum. “Bugün daha iyi” cümleleri, erken sevinç gözyaşlarını çağırıyordu nafile. O akşam telefona cevap veren ses çok katıydı:
- Yarım saat önce öldü.
Bir insan hayatına dört soğuk kelimeyle nokta konması ne büyük acımasızlık!..
Yürek ağrımı biraz olsun hafifletmek için birçok şeyi denemiştim sabaha kadar.
Ağlamayı, düşünmeyi, şarkı dinlemeyi ve söylemeyi, şiir okumayı…
(Aklıma Nâzım’ın dizeleri gelmişti:
“Gece gelen telgraf
dört heceden ibaretti:
‘VEFAT ETTİ.’
İmza yok.
Bu dört hece bile çok.”)
Ertesi gün bir ortak arkadaşımıza bu kötü haberi iletmem gerekiyordu. Saatlerce hazırlandım o kısa konuşmaya. Ama o telefonu açtığında “Cevdet’i kaybettik” cümlesi boğazımda düğümlenip kaldı. Susmaktan başka yapabileceğim şey yoktu. Çünkü çıkaracağım her sesin hıçkırıklara dönüşeceğini hissediyordum.
İşte şimdi yine benzer bir cümle iniyordu karanlık bir akşamda hayatıma. Esen ölmüştü. Kalp krizinden. Oysa ne kadar sağlıklı bir hali vardı. Benden birkaç yaş büyüktü.
Aklıma kendi ölümüm geldi sonra. Acaba nerede, nasıl öleceğim? Akrabalarım ve arkadaşlarım ölüm haberimi birbirine iletmek için açacağı telefonlarda hangi cümleleri seçecekler? Hangisi daha uygundur benim için?
Ama bunlar boş laflar şimdi. Ölen bir başkası. Ve öteki ölümlerden sonra olduğu gibi ben hâlâ sapasağlamım ve bunun yarattığı belli belirsiz suçluluk duygusunu yaşıyorum.
Gün ağardı.
Cevdet öldüğünde onunla ilgili bir yazı yazarak sakinleşebilmiştim. Şimdi yine oturdum bilgisayarın başına.
Gündeme baktım şöyle bir. Siyasi mitingler… Referandumda “evet mi hayır mı” oyunu… Sığ içerikli konuşmalar... Yalanlar, hakaretler, saldırılar…
Ne adına bütün bunlar?
Nasıl kullanılacağı belli olmasa da, ihtimaliyle bile büyük hayaller yaratan iktidar uğruna…
Televizyonlara, gazetelere baktım. Siyasilerin hırslı yüzlerine, bitmek tükenmek bilmez enerjilerine.
Sanki hiç ölmeyecek gibiler.
Sanki ölüm sadece Cevdet ve Esen içindi. Geçti ve gitti.
Siyasiler ölüm kıyısındaki siyasetten bahsederken bile hiç ölmeyecek gibiler.
Savaşta 40 bin kişi ölmüş…
Kim bilir bu ölümleri birbirine bildirenler, kaç bin kez telefon etti ve kaç bin kez aynı cümleleri kullandı:
Bazen “… kaybettik”, bazen “… öldü”, bazen “… yok artık”…
Siyasiler, iktidarı istedikleri kadar istemiyorlar savaşı bitirmeyi.
Hiç ölmeyecek gibi hırslı, ölümleri önleyemeyecek kadar kaygısız görünüyorlar gözüme bugün.
Yalnızca onlar değil, herkes ölümü unutmuş görünüyor.
Ama ölüm biz onu unuttuğumuz zamanlarda da var.
Eğer o olmasaydı Esen olurdu bugün. Ve bu yazımı eleştirirken bana, “İyi olmuş, ama fazla duygusal; biraz da uzatmışsın” derdi mesela.
Halkımıza laf yok
Hep aynı tablo. Liderler kent kent dolaşıyor. Halk her şeye rağmen (işine gücüne, izdihama, sıcaklara) meydanlara gidiyor.
Sonrası Hababam Sınıfı. Kel Mahmut kürsüde esip gürlüyor. Yaşı-başı ne olursa olsun hababamcılar aşağıda kaynatıyor. Arada maça gitmiş gibi toplu halde bağırıyor, slogan atıyor. Daha iyi stres atma yöntemini bilen beri gelsin!
En komiği de, liderin - güçlü veya zayıf bir içerik desteğiyle - söylediği cümlenin sonuna asılıp vurguyu mikrofona çaktığı yerlerde, halk hiç reddetmiyor: Bir bağrışma, bir çağrışma, evetler, hayırlar…
Ne dersen de, sadece son kelimeleri bağırarak oku. Aşağıdan istediğin yankıyı alırsın mutlaka.
Ramazan vakti gönüllü kurulan böyle sıcak bir sokak tiyatrosunda bu kadar uyum olsun artık.
Ama bazen “kazalar” da çıkabiliyor tabii.
Halkı miting konuşmalarının gerekli yerlerinde bağırtmada iyice ustalaşan Başbakan Erdoğan, Tokat’ta meydanda toplananları “iyice ajite ettikten sonra” sormuş:
- CHP Genel Başkanı başörtüsü sorununu biz çözeriz diyor. İnanıyor musunuz?
Kalabalıktan cevap gelmiş:
- Eeeveeeeeet!
E, olmamış tabii. Kalabalık “otomatiğe bağladığı” için sahne gülünç bir hale gelmiş. Hatta sertliğinin ve fırçalarının bağımlısı olduğumuz Başbakanımız bile gülmüş.
Ama siz de hemen halkı akılsız ve bilinçsiz olmakla suçlamayın. Adamlar ne yapsın? Haftalardır her yerde “evet, evet” demekten bir hal oldular. Falso yapmayalım diye “hayırlı günler” ve “hayırlı işler” gibi bildik temenniler bile 13 Eylül’e kadar naftalinlendi.
Onun için cevaba yüklenmeyin. Süper karizmalarıyla halkı büyüleyenler, soracakları soruyu daha iyi kurgulasın artık.
‘Kırmızı Kitap’ pembeleşiyor
Ekim ayında Milli Güvenlik Kurulu’nda görüşülecek olan “Ulusal Güvenlik Siyaset Belgesi”nde, yeni ulusal strateji ışığında “düşman” kavramı gözden geçirilecekmiş. Rusya, Yunanistan gibi ülkeler artık “öncelikli tehdit” kapsamından çıkarılıyormuş.
Türkiye gibi bir ülkenin “iç ve dış düşman” olmadan yaşamaya alışabileceğini düşünmek zor. Ama sonunda Soğuk Savaş’ın bittiğinin fark edilmesi güzel bir gelişme.
Ancak itiraf edeyim, Rusya’nın “öncelikli dış tehdit” olmaktan çıkarılması bana garip duygular yaşatıyor. Belki de geçmişin silinmez izlerinden dolayı…
“Sovyet uşağı komünist” sayıldığımız dönemlerde SSCB İstanbul Başkonsolosluğu önünde tedirgin adımlarla dolaşırdık. “ABD hayranlığı”nın olağan karşılandığı yıllarda Sovyetler’e sempati duymak bile kelepçe sınırında bir tutkuydu.
O dönemin en etkili sloganlarından birini hatırlarsınız:
- Komünistler Moskova’ya!
Bu satırların yazarı, söz konusu sloganın tavsiyesini en fazla ciddiye alan Türklerden biri oldu. Ve soluğu Moskova’da aldı. Gidiş o gidiş!..
Arada Türkiye’ye geldiğim zamanlarda, gazetelerde yazarken, televizyonlarda konuşurken “Rus ajanı” damgasını yememek için kendimce debelendiğim olmuştu.
Çünkü Rusya en tehlikeli ülkeydi. Ruslarla yüzyıllarca savaşmıştık. Moskova’nın bütün emeli “Boğazlar’ı ele geçirmek” ve “sıcak denizlere inmek”ti. Ülkemizi karıştıran, her taşın altından çıkan Kremlin’di.
Şimdi bu kalıplar olmadan nasıl yaşarız biz?
Yani diyeceğim o ki, “Kırmızı Kitap” pembeleşir “Moskova’nın parmağı” efsanesinden tümüyle vazgeçilirse, hayatımızda bir boşluk olacakmış gibi sanki.


