Google Play Store
App Store

Türkçe rock müziğin mihenk taşlarından Bulutsuzluk Özlemi 40. yaşını kutluyor. Işıl Işıl Sahne’ye konuk olan grubun vokalisti Nejat Yavaşoğulları, “Şarkılarımızda palavra yok, belli duyarlılıkları taşıyor” dedi.

Nejat Yavaşoğulları: Bizde palavra yok

Işıl Çalışkan

Türkçe rock müziğinin gelişiminde önemli bir kilometre taşı olan Bulutsuzluk Özlemi, yalnızca bir müzik grubu değil, aynı zamanda bir kültürel miras. Şarkılarında “Acil Demokrasi” çağrısı yapıp “Şili’ye Özgürlük” diyen Bulutsuzluk Özlemi, sosyal ve politik konulara duyarlılığıyla da tanınıyor.

“Sözlerimi Geri Alamam”, “Güneye Giderken” gibi kült şarkılarıyla milyonların gönlünde taht kuran grup, şimdi 40. yaşını kutluyor. Grubun vokalisti Nejat Yavaşoğulları ile Bulutsuzluk Özlemi’nin 40 yıllık serüvenini konuştuk.

Nasılsınız diye sormak isterim ama malum, ülke yangın yeri. Sizin gibi duyarlı insanlar için çok zor olsa gerek. Neler hissediyorsunuz?
Bu zorluklara alıştırdılar bizi. Ben kendimi bildim bileli zor bir ülke burası. Yıllar önce “Acil Demokrasi” şarkısını çalmaya başladığımızda öyle bir umut vardı ki üç-beş yıl sonra rafa kaldırılır diye düşünüyorduk. O zamandan beri çalıyoruz. Yıl telaffuz etmeyeyim, moral bozucu olabilir. Hâlâ “Acil Demokrasi” diyoruz. Her gün bir şey oluyor. Hayvanlarla ilgili bir kanun çıkarken insanlar bir umut taşıyor ya da daha önce çıkan bir kanun insanları az çok tatmin etmişken birdenbire yeni bir kanun çıkarılıyor ve sokak hayvanları için ölüm tehlikesi başlıyor. İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan ülke, sonra İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıyor. Kadın cinayetleri artıyor. Ekonomik durum zaten her gün insanların canına okuyor ve ülkenin yönetiminde de bir istikrar yok. Bunlara alıştık diyebilirim. Duygularımız nasırlaştı; bu kötü.

YAŞANMIŞLIK OLMASA SANAT DA OLMAZDI

Sizin hikâyenizi araştırırken, doğduğunuz evde hâlâ yaşadığınızı öğrendim ve bu bana çok ilginç geldi. Anadoluhisarı’nda yaşıyorsunuz. Nasıl bir aidiyet duygusu bu?
Alışkanlık mı diyeyim? Çocukluğumdan beri oradayım. İlkokul ve ortaokula yürüyerek giderdim. Bir ara Emirgan Ortaokulu’na gitmiştim, eve daha uzak olduğu için vapura binip karşıya geçiyordum. Her gün Boğaz’da yolculuk yapmış oldum. Liseye de uzak bir yere gidiyordum. Mimar Sinan Üniversitesi’nde okudum, yine deniz kıyısında. Bir türlü denizden kurtulamadım. İstanbul’un denizdeki her yarımadasını, körfezini, deniz fenerlerini, akıntıları bilirim. Dedemin dedesinden itibaren ailem balıkçı olduğu için evde öyle bir kültür vardı. Sabah kalkınca Anadoluhisarı’ndaki bayrağa bakılır, “Bugün hava şöyle olacak, böyle olacak” denirdi. Bu alışkanlık bende hâlâ var ve söylediklerim de tutuyor. Üniversiteden vapurla eve dönmek 45 dakika sürer, ama sakin bir yolculuk olur. Gözlemler yapıyor, doğayı seyrediyor, bir şeyler yazıyorsunuz. Mesela “Sütlüce Vapuru” diye bir sayfalık bir şey yazmışım. Günümüzde o vapur kaldırılacak olsa insanlar üzülür diye düşündüm. Burayla çaycısıyla, 5.45 vapuruyla bütünleşmişim. Dönüş yolculuklarında düşünmek için vaktiniz oluyor. Belki bu, şarkı sözü yazmamda bile faydalı olmuştur. Bir sanatçı ağabeyim “Senin Anadoluhisarı’nda oturup kente gitmen sana farklı bir bakış açısı kazandırmış olabilir” demişti. Çocukluğumda İstanbul’un bostanlarından domates yerdik. Marullar, mısırlar, lüfer, istavrit... Tüm bu doğal nimetler kolay ulaşılabilir ve herkes için erişilebilirdi. Hiç paran yoksa istavrit tutarsın, bahçene birkaç fidan eker, geçinirsin. Büyüdüğüm çevrede martı sesleri, kediler vardı. Bunlar şarkı sözlerinde, anekdotlarda yer buluyor.

Sanatçı olmak halkın içinde olmakla ne kadar ilgili? Sizce bu önemli mi, neden?
Müzik tarihine baktığımızda Blues’cuların tamamen işçi sınıfı, çalışan ve işsiz kalmış insanlardan oluştuğunu görürüz. Duyarlı olanı biriktirdiği duyguları ortaya koyuyor. Yaşanmışlık olmasa sanat da olmaz. Bizim şairlerimizde de var; Orhan Veli’nin şiirinde geçen kedisi, bahsettiği köpeği, uydurmuyor bunları. Anadoluhisarı’ndan ayrılmama gelirsek, bizim kendi evimizdi. Ahşap bir ev. Sonra mimar oldum ve evi restore ettik. Müziği sonuna kadar açtığımda kimse “Hop!” deyip döşemeye vuramaz. Yan tarafta ablam oturuyor, benim nazımı çeker. Annem çok çekti. Alt katta bir odamız vardı, sabaha kadar çalardık. Annem “Davulcu pedalını yağlasın, gıcırtı yapıyor” derdi. Bu, Bulutsuzluk Özlemi provalarıydı. Öğrenciyken de grubum vardı, hep çaldık. Bir tencere makarna yapardık, dört kişi bitirirdik. Anadoluhisarı’ndan kopamadım. Bir rahatlık vardı; bahçe var, çiçekleri sularken kendini ıslatabiliyorsun. Tabii etraf kalabalıklaştı, kafeler açıldı. Eskiden bomboştu, araba geçmezdi. Şimdi park bile edemiyorsun. “Tutucu muyum?” diye de düşünüyorum bazen. Biz Ferdi Tayfur gibi değiliz.

Ne anlamda?
Daha ticari ve geleneksel müzik yaptıkları için şansları daha fazla. Biz ise daha “entel” bir bakış açısına sahibiz. Arabesk furyası olduğunda, “Kütürdet Beni Rutubet” diye bir şarkı yaptım. Tüm taksiciler dinleyecek sandım. 35 yıl önce Unkapanı Çarşısı’nda şarkıları dinlettiğimde “İyi ama burada olmaz” diyordu adam.

YAĞMUR YAĞDIĞI ZAMAN TAKSİ ÇAĞIRABİLİYORUM

Ama şimdi Bulutsuzluk Özlemi 40. yılını kutluyor. Ölümsüz bir grup aslında.
Galatasaray UEFA kupasını kazanmıştı, Emre Kongar “Sosyolojik altyapı olmadan başarı olmaz” demişti. Ben bunu genelleştirdim; “Kütürdet Beni Rutubet” diyorsam, toplumda karşılığı vardır. Hocalarım “Sen gitar çalma, iyi mimarsın” derdi. Kendimi müziğe bıraksam üç-beş kuruş kazanıyorum. Mimarlık yapınca yağmur yağdığında taksi çağırabiliyorum.

Müziği ilk keşfettiğiniz ânı hatırlıyor musunuz?
Hatırlıyorum. Annemler balıkçı kızı olmalarına rağmen moderndiler. Radyoda Zeki Müren, İtalyan şarkıcılar, Adriano Celentano... Bir gün ilkokulda yürürken mandolin sesi duydum. “Bir mandolin al gel” dediler. Sonra Beatles çıktı. Dayımla Sezen Cumhur Önal’ı dinlerdik. Radyoda Beatles’ı dinlediğimde canhıraş bir içtenlik hissettim. “Dayı müziğe bak” dedim, “Bu müzik işte.” Mandolinden sonra gitar başladı. Ama “Ya gitar alırsak da bu çocuk çalgıcı olur” diyorlardı.

Yine de desteklemişler sizi, istediğiniz her şeyi almışlar.
Desteklediler. Özgürdüm yani, sonunda muhakkak istediğimi yaparlardı.

Anneniz Sizin Bulutsuzluk Özlemi zamanlarınızı biliyor mu, kendinizi kanıtladığınızı gördü mü?
Kızlar evin karşısında toplanıyordu. Annem diyordu ki, “Kızlar, oğlumu çok mu beğeniyorsunuz?” Eskiden Rumelihisarı konserleri vardı ve biz de 90’lı yıllarda sıkça çalıyorduk. Bizim konserimiz olduğunu duymuşlar ama bana çaktırmıyorlar. Ben de onlara hiç "Gelin, konserim var" demiyorum; sadece "Konser var" deyip gidiyorum. Bütün mahalle, akrabalar, hepsi çaktırmadan bilet alıp bizim konsere gelmiş. Bir baktım, annem, Naciye Hanım, Ahmet Efendi, Mehmet Efendi... Hepsi karşımda! Dedim, “Ben nasıl çalacağım? Vay anasını, ne yapacağız şimdi?” Sürpriz yapıp gelmişlerdi.

Açık Hava Tiyatrosu’nda çoğunlukla biz oluyorduk. Türk Sanat müziği sanatçıları, arabesk ve pop müzisyenleri belki de Açık Hava Tiyatrosu’nu kendilerine uygun bir yer olarak görmüyorlardı. Mesela Bakırköy’den bir çocuk arıyor, “Ben Ahmet bilmem ne, Bakırköy Rock Kulübü’nden; sizinle Açık Hava’da bir konser yapmak istiyoruz” diyor ve oradan gün alıyorlardı, konser yapılıyordu. Bu kadar demokratikti ortam. Şimdi ise Turkcell orayı kiralıyor. Televizyonda kimi görseler, insanlar onların biletini alıyor, ona da şaşırıyorum. Meşhur birilerini gördükleri zaman, bir telefon firması veya bir banka orayı on beş gün kapatıyor, diğeri yirmi beş gün kapatıyor. Sonunda bildiğimiz tipler sahne alıyor.
Biz üniversitelerde her zaman, bugün de öyle, aranan ve istenen bir grup olduk. Özellikle Bulutsuzluk Özlemi’nin yeni çıktığı dönemde, bütün 90’lar boyunca üniversitelerde şenlik olduğunda… Üniversite şenliği de zaten sıradan bir şey olmamalı, öğrenciler için yeni ve ilginç bir şey sunulmalı. Bellibaşlı üniversitelerde anket yapılırdı ve hep biz seçilirdik. Gider, oralarda konser yapardık. Paramızı alırdık ya da alamazdık…

40 yaşındaki Bulutsuzluk Özlemi’nin nasıl bir karakteri var? 
Daha içten olduğunu düşünüyorum. Şarkılarında palavra yok, tamamen yaşanmışlıklar da değil ama belli duyarlılıkları taşıdığını düşünüyorum ve dünya müziğindeki örneklerine benzer özellikler de taşıdığına inanıyorum. Mesela diyordum ki, “Kendimizi dünyadaki en iyi grup görerek öyle yapmaya çalışmamız, sonuna kadar çalışmamız lazım.” Bir yerden sonra akıllı adamsan zaten daha fazla bir şey yapamadığının farkına varıyorsun. “Ben bunun böyle daha başka bir şey olmasını istiyordum ama olmadı.” Bası şöyle çalalım diyorsun. Çalıyorsun, bir şey oluyor. “Peki, davula bir de böyle vur.” “Tam olmadı ama bundan sonra bir şey yapamam” dediğim zaman, “Hadi, çıkartalım bunu, bitti çalışma” diyorum. Bazıları da “Olmadı” deyip bırakıyor, öyle ömür geçiyor. Öyle bazı arkadaşlarım var, yirmi senedir bir şarkıyı bitiremiyorlar.

“SÖZLERİMİ GERİ ALAMAM” İSTEDİĞİM GİBİ OLMADI

Bu şarkı olmadı ama hadi çıkartalım dediğiniz bir şarkı var mı?
Mesela “Sözlerimi Geri Alamam” istediğim gibi olmadı.

Neye göre olmadı diyorsunuz, ne böyle hissettirdi? Mesela “Sözlerimi Geri Alamam” için.
Albüm dışında bıraktığımız “Uyandırdı Güneş” şarkısında gitar var, oradan davul yürüyor ama acaba burada bir yaylı sazlar mı olsaydı? Nakarat kısmı sempatik gelmiyor, tereddütler oluyor. Diyelim ki bir yazı yazdınız. “Girişim iyiydi de sonradan bağlayamadım galiba, bir daha düşüneyim,” dediğinizde olduğu gibi.

“Sözlerimi Geri Alamam” tam olmadı diyorsunuz ama seyirci çok sevdi.
Jimmy Page, “Şarkılar albümde bir cenindir, sahnede kendini bulur,” diyor. Bu lafa katılıyorum. “Uyandırdı Güneş” şarkısını çıkardık. “Yollarda” şarkısında davulcu hata yaptı. Stüdyonun vakti yok, başkası gelecek. İki şarkı boşalınca “Sözlerimi Geri Alamam” kaldı. Akustik gitarla çalıp söyledim. Vokal yapanlar Ayşe Tütüncü ve Sumru Ağıryürüyen’di. Mark Enzo, Orta Avrupa ezgileri kattı. Albümün son şarkısı olarak koyduk. Hemen hit olmadı, yavaş yavaş oldu. Final şarkısı gibi çalıyorduk. Uçtu Uçtu albümünde bir cenin olarak bulunup sahnede şekillendi.