Google Play Store
App Store

AKP’nin her şehre bir üniversite politikasının bizleri getirdiği yer, bir kurum olarak üniversite ve üniversitelerden elde edilen diplomaların korkunç değersizleşmesi oldu. Üniversiteler, özellikle taşra kentleri için birer bacasız fabrika işlevini yüklenmiş durumdalar.

Neoliberalizm akademi ve akreditasyon
Görsel yapay zeka ile oluşturulmuştur.

Emre ELMAS*

Tüm değerleri yeniden değerlendiren ve bunu yaparken de aslında tüm değerlerin üstünü çizerek onları içi boş birer varlığa dönüştüren neoliberalizm kendi içinde korkunç, ama bir o kadar da görünmez ve sessiz bir yıkımı barındırmaktadır. Yaparak yıkan, oluşturarak bozan, değerlendirerek değersizleştiren ve bu sayede de çağdaş dünyamızda öznenin failliğini bu korkunçluk, sessizlik ve görünmezlikte bertaraf eden neoliberalizmden her birimiz üzerimize düşen payı aldık ve ne yazık ki almaya da devam etmekteyiz.

Şüphesiz neoliberal politikalardan etkilenen kurumların başında üniversiteler gelmektedir. Bilginin üretildiği, düşüncenin gelişip serpildiği kurumlar olan akademi, neoliberal dünyada utanç verici bir suçla malûldür. Bu derhal temizlenip giderilmesi gereken suç, neoliberal söylemin en sevdiği, adeta neoliberal bir fetiş haline getirdiği şeffaflık, kalite ve güvence değerleriyle bezeli bir “standarttan yoksun” olma suçudur. Neoliberal söylemde tartışılmaz, tartışılması dahi teklif edilemez bir ölçütü ifade eden “standart” meselesi, akademiye suç yüklemenin, bu kurumu sessizleştirip depolitize etmenin önemli bir göstergesidir.

Son on, on beş yılda peyda olan ama akademi üzerinde güç ve etkisini son yıllarda artıran akreditasyon kurumları kendi şeffaflık, kalite ve güvence anlayışını tartışılmaz bir “standart” haline getirip akreditasyon değerlendirme süreci üzerinden üniversitelere dayatmaktadır. Her “evet”in bir yerde “hayır” demek olduğu, bir şeyi kabul etmenin aynı anda o şey dışındaki tüm şeyleri reddetmek olduğu gerçeğinden hareketle akreditasyon kurumlarının onayladıkları ilke ve esasların kabulünün aslında üniversitelerin bu ilke ve esasları taşımadığı kabulünü beraberinde getirmektedir. Kuşkusuz suç, bu kabul bağlamında ortaya çıkmaktadır. Ama burada hemen bir soru karşımızda belirmektedir. Bu soru ise akreditasyon kurumlarının şeffaflık, kalite ve güvence telkin eden standartları ne düzeyde gerçektir ve bu standartlar üniversitelerin ihtiyacı olan ilke ve esasları ne derece kendilerinde taşımaktadır? Bir diğer soru ise akademiyi akredite eden bu kurumları kim, ne zaman ve hangi yöntemle akredite etmektedir? Yani söylemek istediğim şey, eğer bir standartta kavuşmanın kendisi neoliberal anlamda ideal bir kurum olmanın önemli bir niteliğiyse, bir başka kurum olarak akreditasyon kurumları hangi kurum ve kuruluşların denetiminden geçerek akredite olmuşlardır? Nihai olarak akredite edenleri kimler akredite etmişlerdir?

***

Bu çerçevede bu sorulara cevap vermek bir hayli zor. Ortada olan ve biz akademisyenlere dayatılan şey, sadece kabul et ve onayla! Bu kurumları eleştirmek, bu kurumların akademiden istediklerinin gerçekten akademi, bilim ve öğrenciler adına yararlı olup olmadığını sormak, üniversite yöneticileri için sadece “çıkıntılık” yapmaktır. Şeffaflığı ve bununla birlikte akademide demokrasi kültürünün yerleşmesini kendilerine vizyon tayin eden akreditasyon kurumlarının üniversiteler içine girmesi ise şeffaflık ve demokratik kültürden uzak bir şekilde olmaktadır. Fakültelerde çalışan, ama idareci pozisyonunda bulunmayan akademisyenlere bu süreç tamamıyla rektörlük ve ardından da dekanlıklar eliyle dayatılmaktadır. Arkasında kadro alamama tehdidinin yer aldığı, dekan veya dekan yardımcılarının ağzından çıkan “Rektör hocamızın talimatıyla” diye başlayan bir cümleyle bu akıl almaz ve hiçbir gerçekliği olmayan akreditasyon süreci, çok açık bir şekilde zora dayalı olarak yürürlüğe sokulmaktadır. Şeffaflık isteyen ama şeffaflıktan uzak bulunan, demokratik değer ve ölçütleri benimsediği iddia edilen, fakat demokratik olmayan akreditasyon süreci üniversitelerdeki neoliberal politikaların içler acısı halini gözler önüne sermektedir.

Hem akademisyenlerin hem de üniversite idari personelinin iş yükünü artıran, fakültelerin onca önemli ihtiyaçları varken, sırf akreditasyon sürecinin şart koştuğu gereksiz ve anlamsız harcama kalemleri yaratan, bilimsel gelişim ve öğrencilerin mezuniyet sonrası hayatlarını ele almaları konusunda hiçbir kazanım içermeyen, en önemlisi de emek yoğun bir çalışmayı zorunlu kılan akreditasyon süreci, emek ve sermaye arasında ilginç, zora dayalı ve bir o kadar da eşitsiz bir ilişki kurmaktadır. Üniversite personeli kimsenin anlam veremediği bir şekilde bu süreç uğruna hem yoğun bir emek ortaya koymakta hem de çalıştığı kurum olan üniversite kendi kısıtlı bütçesinden bu kurumlara yüklü miktarlarda ücretler ödemektedir. Yani emek ve sermaye denklemi bu kurumların kurduğu kıskaçta akademinin hem emeğini hem de parasını ne işe yaradığını bil(e)mediğim(iz), kerametinden sual olunmaz ve çok tabii olarak aşkın veya mutlak bir standart değil, sadece hiçbir gerçeklik temeli olmayan standart etkisi/simülasyonu yaratan bir akreditasyon belgesi adına hiç etmektedir.

Tarih bölümünde çalışan bir akademisyen olarak tarih bölümlerinin geçirdiği akreditasyon sürecini hayretle izlemekteyim. Tarih bölümlerinin içinde yer aldığı fakülteleri akredite eden kurumların başında kısaltma adıyla FEDEK, yani “Fen, Edebiyat, Fen-Edebiyat, Dil ve Tarih-Coğrafya Fak. Öğretim Programları Değerlendirme ve Akreditasyon Derneği” gelmektedir. FEDEK tarafından akredite edilen bölümlere bir akreditasyon onay belgesi verilmekte ve YÖK Atlas’ta akredite olan bölüm sayfasına girdiğinizde, bu bölümün FEDEK tarafından akredite edildiği bilgisiyle karşılaşmaktasınız. Şeffaflık, kalite ve güven kelimelerini kendisine motto edinen FEDEK, bugüne kadar hangi bölümleri akredite ettiğini, hangilerini ise akredite etmediğini kendi internet sitesinde yayımlamamış. YÖK Atlas’ta üstün körü yaptığım bir araştırmaya göre YÖK Atlas 2025 verilerine göre bölüme son giren öğrencinin başarı sırasının “340” olduğu Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü akredite değil, ama buna karşılık bölüme son giren öğrencinin başarı sırasının “485.663” olduğu Uşak Üniversitesi Tarih Bölümü akreditedir. Şimdi, FEDEK yönergesinin en sevdiği kelime olan “veri” göstergesinden mülhem bu veriyi nasıl yorumlamalı?

***

AKP’nin her şehre bir üniversite politikasının bizleri getirdiği yer, bir kurum olarak üniversite ve üniversitelerden elde edilen diplomaların korkunç değersizleşmesi oldu. Üniversiteler, özellikle taşra kentleri için birer bacasız fabrika işlevini yüklenmiş durumdalar. Bu okullardan mezun olan öğrenciler ise büyük oranda işsizlik ya da asgari çalışma/sömürülme koşullarıyla karşı karşıyadırlar. Bir taraftan eğitimin niteliği üniversitelere hâkim olan liyakatsizlik ve nepotizm tarafından yok edilmekte, diğer taraftan ise AKP’nin popülist siyasetinin sonucu olarak sayısı artan üniversiteler nedeniyle gençler işsiz kalmakta, sahip oldukları diplomalar değersizleşmektedir. Kuşkusuz üniversitelerin sayısının artmasının doğal sonucu olarak mezun olan öğrencilerin sayısının da önemli oranda artması oldu. Bu artış, çok basit bir mantıkla sistem içindeki arz talep dengesini arz, yani üniversite mezunları aleyhine bozdu. Tarihçiye ihtiyaç duymayan bir topluma yüzlerce tarih bölümü yetmezmiş gibi, bir de açık üniversite ve uzaktan eğitim kurumlarından binlerce tarihçi pompalandı. Bunun sonucu ise üzülerek ve utanarak söylüyorum ki üç harfli marketlerde çalışan, kuryelik yapan veya özel eğitim kurumlarında asgari ücretle sömürülen bir tarihçi ordusu oldu.

Bir bölümün akredite olmasıyla akredite olmaması arasında nasıl bir farkın olduğu sorusunun sürekli olarak bastırıldığı neoliberal söylemde en büyük suçlu, kuşkusuz akademisyenlerdir.  Eğer suçlanacak ve hesap sorulacak bir kesim varsa, bu siyaset erbapları değil, çok sevdikleri ve asla terk etmeyecekleri unvanlarıyla “hocalar”dır. Adeta bu süreç içinde düşünen, üreten ve tartışan niteliklerini kaybeden, entelektüel özerklik ve sorumluluğunu yitiren akademisyenler, yavaş yavaş maaşlı memurlara dönüştürülmüşlerdir. Üretmenin ve entelektüel emeğin alfabedeki birkaç harfle açıklanan indeksli dergilerde yayın yapmaya kurban edildiği, akademisyenin sadece ve sadece unvan almakla malûl olduğu, “yükselmenin”, “profesör” ve “doçent” kadroları elde etmenin aşkın bir konum kazanmanın yegâne yol olduğu bir akademi anlayışında hocalarımıza düşen tek görev susmak ve onaylamak olmalıdır. Kuşkusuz neoliberalizm, tüm otoriteler karşısında akademinin ve akademisyenin, dolayısıyla düşüncenin özerkliğini ifade eden “hoca cübbelerine” birkaç ilik ve düğme iliştirmiştir. Şüphesiz akademinin susması, konuşması gerekenlerin susmasının, özerkliğini kaybeden akademinin, özerk olması ve bunu kıskançça savunması beklenenlerin özerkliğini yitirmesinin kaçınılmaz sonucudur.

***

Neoliberalizm biz akademisyen ve öğrencileri korkunç, ama bir o kadar da görünmez, suskun ve derinden derine işleyen bir felakete sürüklemektedir. Tüm değerleri değersizleştirerek değerlendiren neoliberalizm, hepimizi bir yandan bir asansör kabinine doldurmakta, ama diğer yandan asansör kabininin yere çakılması için yavaş ama kararlı bir şekilde çelik tellerini kesmektedir. İronik olan ise bu durumda asansörün düşmesinin baş faili olan neoliberal politikaların aynı anda hem felaketin nedeni hem bu felaketten bizleri kurtaracak can simidi olarak görülmeleridir. Gerçeklik üretmeyen, sadece etki ve simülasyon yaratan bu politikalar hem biz akademisyenlere hem de öğrencilere şunları vazetmektedir: Dikkaaat! Asansör düşüyor! Derhal yukarı doğru tırmanın!

Son tahlilde Fen, Edebiyat, Fen-Edebiyat, Dil ve Tarih-Coğrafya Fak. Öğretim Programları Değerlendirme ve Akreditasyon Derneği, yani FEDEK göstergesi, uzatılmış “K” sesiyle Arapçadaki “Fedeke” kelimesiyle benzerlik taşımaktadır. “Feda”, “fedai” gibi kelimelerin de geldiği ve kökünde “feda etmek” anlamına sahip olan “fida” kelimesinin olduğu “fedeke”den mülhem bizlere:

“FEDEK, akademi varsın sana feda olsun, bilim ve düşünce yok da olabilir” demek düşmektedir.

*Trakya Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi