Google Play Store
App Store

Almanya’nın yeni Şansölyesi Friedrich Merz, mümkün olan en kötü isim. Alman iş dünyasının sıradan bir ürünü olan Merz, kariyeri boyunca Avrupa’nın toplumsal dokusunu mahveden neoliberal ideolojiye inatla bağlı kalmayı sürdürüyor.

Niteliksiz şansölye
Fotoğraf: AA

Dominik A. LEUSDER

Almanya siyasi çevrelerinde bir söylenti dolaşıyor. 2022’de Almanya Hristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) lideri seçilmesinin akabinde Friedrich Merz’e, eski finans bakanı, ardından Alman parlamentosu başkanlığı yapan meslektaşı Wolfgang Schäuble tarafından Il Gattopardo (Leopar) kitabının bir kopyası hediye edilmiş. Keyfi kaçan Merz’in kısa bir süre sonra kitabı geri vererek “Ama bu bir roman. Bununla ne yapmamı bekliyorsun?” diye yaygara kopardığı söyleniyor.

Sicilya’daki uzak bir adanın prensliğinin son aristokratik yöneticisi tarafından yazılan söz konusu roman, eski toplumsal düzenin siyasetteki hızlı değişim tehdidiyle başa çıkma çabasını, en ünlü ifadesiyle özetliyor: “Eğer bir şeylerin olduğu gibi kalmasını istiyorsak, bir şeylerin değişmesi gerek.” Görünüşte bu Merz’in kendini içinde bulduğu durumdan çok da farklı değil. Salı günü parlamentoda yapılan şüpheli onay oylamasında yemin eden yeni Alman Şansölyesi, bir zamanlar “neoliberalizmin prensi” olarak ilan edilmişti. Şu anda da zamanı dolmuş bir sistemin tam anlamıyla geri kafalı bir temsilcisi.

Merz’in kendi köken hikayesi de soyludur ve muhafazakar bir taşrada geçer. Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinin tabloları andıran bölgesi Sauerland’da toprak sahibi soyluların küçük bir kolu olan Sauvigny ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Erken zamandaki bazı “ihtiyatsızlıklara” rağmen (bir noktada omuzlarına değen saçları vardı, motosiklet sürüyordu ve ilk okulundan atıldı) Merz’in erken yaşamı, sınıfsal kökeninin sadık bir yansıması.

Sıkı bir Roma Katoliği olarak yetiştirilen Merz, orduda görev aldı, bir "öğrenci kardeşliği" derneğine katıldı (Almanya'da bunlar gerici siyasetin yuvası olarak bilinir) ve Bonn Üniversitesi'nde hukuk okumak için burs kazandı. Babasının izinden giderek mezun olunca bir yargıç oldu.

Avrupa Parlamentosu üyesi olarak siyasete ilk adım atışı göreceli olarak sorunsuzdu. Ancak 1994'te ulusal siyasete atıldıktan sonra, gözü daha yükseklerde olan Merz, CDU'nun önde gelen isimlerinden birisi oldu; her ne kadar uzun süreli rakibi Angela Merkel ve müttefiklerinin ona üstünlük sağlamış olsa da. 2009'da siyaseti bırakmasını takiben güçlü bağlantıları olan ve ana dili gibi İngilizce konuşan Merz, Chicago merkezli hukuk firması Mayer Brown'da kıdemli danışman ve dünyanın en büyük varlık yöneticisi olan BlackRock'un Alman operasyonlarının denetim kurulu başkanı oldu.

EKONOMİYİ CANLANDIRMA GÖREVİ

Şimdi ülkenin multimilyoner iş dünyası elitlerinden biri olan ve iki özel jet sahibi Merz, kendisini hala "orta sınıf" olarak tanımlıyor. Merkel'in 2021 federal seçimleri için şansölye adaylığından vazgeçme kararının ardından siyasi hırslarının yenilendiğini gösteren bu hareket, kendisiyle daha ilişkilendirilebilir görünmek için zayıf bir girişimdi. CDU'nun Olaf Scholz liderliğindeki talihsiz "trafik ışığı" koalisyonuyla sonuçlanan yenilgisinin ardından Merz, parti liderliğini devraldı. Scholz hükümetinin çökmesini takiben Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratlar, bu yılın şubat ayındaki erken seçimde açık bir zafer kazandı.

Merz hükümeti, Hristiyan Demokratlar ve sözde "sosyal demokrat" SPD'nin küçük ortak olarak yer aldığı "büyük koalisyonun" bir tekrarı. Şimdi her şeyden önce Almanya'nın durgun ekonomisini canlandırmak olmak üzere zorlu bir dizi sorunla karşı karşıya. Bir zamanlar Avrupa'nın ekonomik lokomotifi olarak anılan Almanya'nın çok övülen imalat sektörü geriliyor. Sanayi üretiminde yıllardır süren genel bir yavaşlamanın ardından ihracat ağırlıklı sektör, pandemi ve Ukrayna Savaşı ikilisinin şokuyla ağır bir darbe aldı.

Küresel tedarik zincirlerindeki düzensizlik ve enerji fiyatlarındaki şok, Alman ekonomisinin hem küresel talebe hem de Rusya'dan gelen ucuz hidrokarbon (petrol ve gaz) ithalatına olan bağımlılığını gözler önüne serdi. Firmalar yeni gerçekliğe uyum sağlayarak operasyonlarının bir kısmını yurt dışına taşırken, sanayi istihdamı ve büyümesi küçülmeye başladı. Almanya'nın istihdam artışı yetersiz kaldı ve son yıllarda büyük Avrupa ekonomileri arasında en kötü ekonomik performansı sergiledi. ABD'nin, Almanya'nın hakim olduğu otomobil sektörü için %25'lik bir ithalat vergisine ek olarak, ABD'ye yapılan AB ihracatına uygulanan %20'lik "karşılıklı tarifeler" (geçici olarak %10'a düşürüldü), krizi daha da şiddetlendirmekten başka bir işe yaramayacak.

Bu gelişmeler, ekonomi politikasında temel bir değişiklik gerektiriyor. Merz'in seleflerinin yaklaşımına, bütçe kemer sıkma konusunda aşırı hevesli bir bağlılık hakimdi. Bu, Almanya'nın yaşlanan altyapısına ve sermaye stoğuna yapılan hem kamu hem de özel yatırımlardaki kronik kıtlığı körükledi.

Almanya'nın borçlanmasında tarihsel olarak düşük ve hatta negatif faiz oranlarına rağmen bu dönem boyunca, 2009'da anayasal olarak "borç freni" olarak güvence altına alınan ve AB mali kurallarıyla güçlendirilen yapısal bütçe açıklarını kısıtlama taahhüdü, 2010'lardaki ulusal siyasete hakim oldu.

Dahası, ülkenin ekonomik başarısının net ihracata bağlı olduğu ve bunun da maliyet rekabetçiliği gerektirdiği yönündeki hakim görüş, 20 yıldır nispeten düşük reel ücret artışlarına yol açtı. Devletin kamu sektörün maaşlarını belirleme yoluyla ücret baskısı yaratmasıyla uyumlu olarak, iç tüketici harcamalarındaki büyüme de nispeten düşük kaldı ve dış talebe bağımlılığı pekiştirdi. Merkel döneminde bu sistemi modernize etme girişimleri isteksizce yapıldı ve modası geçmiş bir sanayi politikasının çerçevesine dayanıyordu.

Ancak yerleşik Ortodoks mali politikalardan vazgeçmek yeterli olmayacak. Uzun süreli bir ticaret savaşı ihtimali, ABD-AB ilişkilerinin temelden bir yeniden yapılandırılması anlamına geliyor. Bu, zorunlu olarak ABD güvenlik şemsiyesinden çıkmayı da içerecek; bu da Alman askeri yeteneklerinin kapsamlı bir şekilde elden geçirilmesini ve bağımsız bir Avrupa komutanlığının kurulmasını gerektiriyor.

Ticaret ve güvenlik ilişkilerindeki bu kopuş, eğer gerçekten kalıcıysa, Alman ana akım muhafazakarlığının iki temel dayanak noktasından sapmak anlamına geliyor: NATO'ya ve Atlantikçi düzene bağlılık ve büyük ölçekte kamu borcu çıkarmaktan kaçınma.

İlkine ilişkin, Merz zaten taviz vermiş gözüküyor. Trump'ın "kurtuluş günü" tarifelerinden önce, o zamanki seçilmiş Şansölye Merz, ABD ile ilişkilerini geçmişe havale ederek aylar içinde NATO'ya bir alternatif bulunması gerektiğini söylemişti. Avrupalı liderlerin amacı "Avrupa'yı olabildiğince çabuk güçlendirerek ABD'den bağımsızlığı kazanmak" olmalıydı.

MERZ'İN İDEOLOJİK ÖNCELİKLERİ

Gerçekten de Merz'in yeni şansölye olarak ilk büyük adımı, 1 trilyon avroluk büyük bir savunma ve altyapı paketinin geçirilmesi oldu. Bu, başbakanlığa başlamak için uğursuz bir tondu. Alman siyasetinde militarist bir dönüşe işaret ettiği için değil; ülkenin harap haldeki ordusunun yenilenmesi uzun zamandır bekleniyordu ve yeniden silahlanma paketi, önemli olsa da askeri harcamaları GSYİH'ye göre sadece Soğuk Savaş seviyelerine getirecek. Askeri Keynesçilik bu değil.

Bu adımın asıl gösterdiği şey, Merz'in ideolojik öncelikleriydi. Borç Freni'ne yönelik (herhangi bir askeri harcamayı muaf tutma ve altyapı harcamaları için "özel bir fon" oluşturmayı içeren) anayasal değişiklik, parlamentoda nitelikli çoğunluğu gerektiriyordu. Merz, eski Jacobin Almanya editörü Ines Scwerdtner liderliğinde tekrar canlanan Sol Parti'yle (Die Linke) pazarlık yapmak yerine, 2021 seçim sonuçlarını yansıtan Bundestag'ın cesedini Yeşil Parti ile kirli bir uzlaşmaya sürüklemeyi seçti. Şansölyeye göre demokratik gerileme, solun oy hakkını elinden almak karşılığında ödenmeye değer bir bedel.

Jacobin.com’dan çeviren Umut Can FIRTINA