Nobel: "Ölüm Tacirlerinin" Barışı

Semiha DURAK
“Alfred Nobel daha iyi bir dünya hayal ediyordu. Bilginin ve bilimin insanlığı ileri taşıyacağına inanıyordu.” Misyonunun “insana en büyük fayda sağlayan keşifleri ödüllendirmek” olduğunu ifade eden Nobel’in resmî sitesinde böyle yazıyor.
Aslında bu misyon, daha en başından ironi üzerine kurulmuştu. Çünkü Alfred Nobel, modern çağın en yıkıcı araçlarından birini, dinamiti icat etmiş bir kimyagerdi. İnsanlığın ilerlemesine katkı sunmak ile onu kitlesel yıkıma açık bir teknolojiyle donatmak arasındaki bu gerilim, 1888’de Alfred’in kardeşi, Ludvig Nobel öldüğünde bir kırılmaya dönüştü. Avrupa basını kardeşini Alfred sanarak ölüm ilanları yayımlamıştı. Fransız gazetelerinden biri şu başlığı attı: “Le marchand de la mort est mort” — “Ölüm taciri öldü.” Alfred Nobel hayattaydı ve kendi ölüm ilanını okuyordu. Ama onu sarsan şey yanlışlık değil, bu ifadedeki doğruluk payıydı. Dünya, onu böyle hatırlayacaktı. “Ölüm taciri” ifadesi onu derinden sarsmıştı. Barış Ödülü fikrinin de işte bu sarsıntıdan doğduğu söyleniyor. Dinamitten kazanılan servet, artık silahsızlanmayı, orduların azaltılmasını ve uluslar arasında kardeşliği ödüllendirecekti. Barış Ödülü, yıkımdan çıkarılmış bir ders olacaktı. Dinamitin enerjisi, bu kez silahsızlanma ve uluslararası barış için harcanacaktı.
Nobel’in vasiyetinde Barış Ödülü için kullanılan dil, yoruma alan bırakmayacak kadar net:
“Ödül, uluslar arasında kardeşlik için en çok ya da en iyi çalışmayı yapan; düzenli orduların kaldırılması veya azaltılması için uğraşan; barış kongrelerinin düzenlenmesi ve yaygınlaştırılması için çalışan kişilere verilecektir.” Silahsızlanmayı ve uluslararası barışı merkeze alan bu dil bugün “naif”, “ütopyacı” ya da “aşırı solcu” bulunabilir; ama geldiğimiz noktada sorulması gereken soru son derece basit: Kendi ülkesine karşı askerî müdahaleyi savunan bir siyasetçi, Nobel’in vasiyetiyle nasıl bağdaştırılabilir?
Soru basit ama yine de, 2025’te Nobel Barış Ödülü’nü Venezuela muhalefet lideri María Corina Machado aldığında boşuna şaşırdık. Çünkü vaktiyle Henry Kissinger’ın bile alabildiği Barış Ödülü’nü Machado da pekala alabilirdi. Soğuk Savaş döneminin en keskin müzikal hicivcilerinden Tom Lehrer’in “Henry Kissinger Nobel Barış Ödülü’nü aldığında siyasi hiciv öldü” sözü, o yıllarda ahlâkî bir eşiğin aşıldığı duygusunu yaratmıştı. Kissinger, Kamboçya ve Laos’un bombalanmasını, Şili’de Allende hükümetine karşı yürütülen darbeyi planlamış ve “istikrar” adına askerî güç kullanımını meşrulaştıran dış politika doktrininin teorisyeni olmuştu. Bu nedenle artık söylenecek bir şey kalmamış gibi görünüyordu; çünkü gerçek, hicvi anlamsız kılacak kadar absürttü.
Ancak bugün geriye dönüp bakıldığında, bu sözün biraz erken söylenmiş olduğu anlaşılıyor. 1973’te Vietnam Savaşı sürerken ödülün Henry Kissinger’a verilmesi, son derece ironikti evet; fakat bugün gelinen noktada hicve bile ihtiyaç kalmadı. Belki de hiciv ölmemişti; kurumsallaşmayı bekliyordu. 2025’te Nobel Barış Ödülü’nün Machado’ya verilmesiyle birlikte, Kissinger döneminde örtük olan çelişki açık bir ilkeye dönüştü. Bu karar, Nobel’in dinamitle yüzleşerek kurduğu ahlâkî ironiyi tersyüz etmekle kalmadı; onu parodiye dönüştürdü.
Machado’nun ödülü, kendi ülkesi Venezuela’ya yönelik askerî müdahaleyi yürüten ABD Başkanı Donald Trump ile paylaşabileceğini söylemesi bu absürdlüğün en açık ifadesi oluyor. Her ikisinin de İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile olan bağı, barış adına verilen bir ödülün içinin ne kadar boşaltıldığını gösteriyor. Bu durum, Nobel tarihinde özellikle 1950’lerden beri görülen yapısal bir çürümenin son halkası.
Bu çürümeyi yıllardır hukuki zeminde takip eden isimlerden biri olan Norveçli hukukçu Fredrik Heffermehl, The Nobel Peace Prize: What Nobel Really Wanted adlı çalışmasında, 1946–2008 arasında verilen Barış Ödüllerinin yarısından fazlasının vasiyet kriterleriyle uyumsuz olduğunu savunuyor. 2012’de İsveç makamlarının başlattığı inceleme de bu iddiaları ciddiye almış; ancak Nobel Vakfı yetki karmaşasından yararlanarak denetimi sınırlandırıyor, şeffaflık yerine sis perdesi sunuyordu. Sonuç olarak, hukuki zeminde bir ilerleme kaydedilemiyordu.
Fakat geçtiğimiz günlerde, kısa süre önce özgürlüğüne kavuşan WikiLeaks kurucusu Julian Assange konuya müdahil oldu. Assange, 2025’te İsveç’te Nobel Vakfı ile bağlantılı yaklaşık otuz kişi hakkında; fonların kötüye kullanımı, savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçların kolaylaştırılması, suçun finansmanı iddialarıyla şikâyette bulundu. Assange’a göre Machado’ya verilen ödül, Nobel’in vasiyetindeki barış amacını tersine çeviriyor; barış için tasarlanmış bir aracı savaşın hizmetine sokuyor. Bu yüzden ödül için ödenen paranın ve madalyanın geri alınmasını ve kapsamlı bir soruşturma yürütülmesini talep ediyor. Assange’ın bu hamlesi, Nobel Barış Ödülü tarihinde ilk kez ahlâkî bir eleştirinin ötesine geçerek, doğrudan cezai sorumluluk iddiasına dayanan bir itiraz anlamına geliyor.
Davanın sonucu ne olursa olsun, zaten bildiğimiz gerçek orada, karşımızda duruyor. Nobel Barış ödülünün itibarı, kime verildiğiyle olduğu kadar, kimi görmezden geldiğiyle de ölçülebilir. Dünyayın herhangi bir yerinde, enkaz altından ceset çıkaran sağlık emekçileri, gerçeği belgelemek için hayatını riske atan gazeteciler, denize açılan gönüllüler…Barış, onların aldığı risk ve ödedikleri bedelde gizlidir.


