Google Play Store
App Store

İyi mi yazıyorum bilmiyorum. Yazı ile ilişkimi belirleyen daha çok “”; hem gazeteci hem de akademisyen olarak. Bir karikatür vardı, başında huni olan adamın, “İş iyi bir şey olsa hiç onun için para verirler miydi?” dediği. Yazmayı iş olmaktan çıkardığımda belki daha iyi yazarım, kim bilir.

Bazı yazılarımın beğenildiğini biliyorum ama. Misal, mahallemi anlattığım Gece Hocaları. Keşke memleket normalleşse de hep öyle yazılar yazabilsem. O yazılarda da yolculuğumuzun izi var aslında; mahalleyi “dayanışma” olarak anlatmam o yüzden.

Bizim yolculuğun hedeflediği “normal”; ilişkileri paranın değil dayanışmanın belirlediği, temel ihtiyaçların “değişim” değil “erişim” konusu olduğu, ezenin ezilenin olmadığı, eşit ve özgür yurttaşlar olarak barış içinde birlikte yaşanan bir memleket.

Artık eskisi gibi, anamın pilava ‘casss’ diye döktüğü tereyağının kokusuyla uyandığım bayram yazıları yazamamak “anormal” işte. Komşu Nuriye’nin, anamı ambulansa koyduğu andan itibaren hep yanında olması da, bir iyi insan “normal”i aslında: Çıkarsız, beklentisiz birinin yanında olabilmesi insanın!

Hayat içindeki böyle hikâyeleri bulup yazmak da anlatır iyiye ve güzele doğru yolculuğu.

Hangisinin adını yazsam eksik kalan olacak ama bunu yapabilen arkadaşlarımız var. Az da değiller. Burhan Sönmez mesela, romanları kaç dile çevrildi. Yazı işine Ankara’nın duvarlarında birlikte başladığımız Haydar Ergülen’in şiirleri de öyle.

68’liler kadar olmasa da aynı yolun yolcusu olup Türkiye’nin fırtınalı yıllarına “mükemmel fırtına”nın merkezinde tanıklık eden 78’liler de yazıyor. Her yazdıkları o yolculukta kendi pencerelerinden gördüklerinin, yaşadıklarının izini taşıyor.

Mehdi Abi, (Mehdi Bektaş) yolculuğumuzun en meşakkatli kısmına tanıklık edenlerden biri. Son kitabı Dev-Genç/Devrimci Yol Davalarında Hukuk Mücadelesi’ni okurken tersten bir örnek geldi gözümün önüne: “Şartlarda anlaşırsa herkesi savunabilecek” şimdiki zaman meşhuru avukat! “Siyasi davalarda avukatlık … aynı zamanda düşünsel ve duygusal bir yakınlığı da içerir” diyen Mehdi Abi ise bizim “normal”imizin avukatı.

Uğur Ayken, yol hikâyelerini derlediği kitabına “Devrimciler de İnsandır” adını vermiş. Belki de “Devrimciler En İnsandır” demeliydi, çünkü onların yolculuğunun hedeflediği “normal” insanın “en insan” hali!

Hail Genç yolculuğun izini taşıyan yazılarına öykülerle başlamıştı. Şimdi ikinci romanı elimde: Senden Bir Ben. En sancılı günlerimizi, 12 Eylül faşizmi altında “daha adil bir dünyayı umut eden ve bunun için mücadele edenleri” anlatıyor.

Bir ara yazmıştım galiba. Babam öldükten sonra, yatak odasındaki komidinin çekmecelerinden birinin dibinde Mamak’tan eve yazdığım mektupları bulmuştum. Babam çok değerli bir hediyeyi paketler gibi özenle kurdeleyle bağlayarak saklamış onları. İki gözüm iki çeşme ağlamıştım kendi mektuplarıma. Yok, yazdıklarıma değil… O kurdeleye sarılan sevgiye!

Murat Çavuşoğlu’nun Mamak’tan Mektuplar 1981-1987 kitabını okurken babamın mektup paketini tekrar anımsadım. Bu kez biraz kıskançlıkla! Murat öyle güzel mektuplar yazmış ki Mamak’tan, artık benimkileri kitap yapmaya asla cesaret edemem. Murat’ın mektuplarında her şey var; bilim, sanat, edebiyat, siyaset ve direniş! Yazanı da okuyanı da iyileştiren, en çok da yolculuğumuzun bir “iyi insanlar yolculuğu” olduğunun kanıtı mektuplar.

Keşke diyorum, normalleşsek de gerçekten, babalar gününde yolculuğumuzun babalarını, bayramlarda yolculuğumuzun bayramlarını anlattığımız güzel hikâyeler yazsak daha çok.

Vazgeçmek yok ama yolculuğa da yazmaya da devam. Normalleşene kadar!