Google Play Store
App Store

İsrail’in 13 Haziran’da nükleer silah elde etmeye yaklaştığı iddiasıyla İran’a yönelik başlattığı “Yükselen Aslan” operasyonunun ardından tırmanan savaş bir haftayı geride bıraktı. Tahran, nükleer çalışmaların enerji üretimi gibi sivil amaçlarla yürütüldüğünü ifade etse de kendi istihbaratından başka hiçbir kaynağa itibar etmeyen Netanyahu yönetimi, İranlı üst düzey askerleri ve bilim insanlarını öldürdü. Aradan geçen günlerde İran’ın verdiği yanıtlarla kayıplar karşılıklı olarak arttı.

19 Haziran’da İsrail, Beerşeba kentindeki Soroka Hastanesi’nin İran tarafından vurulduğunu açıklarken, İran hedefin istihbarat ve askeri komuta merkezleri olduğunu, hastanenin tali etkiden kaynaklı hasar aldığını belirtti. Gazze’de yıkmadık sağlık binası bırakmayan Tel Aviv, iki-üç gündür hastanenin vurulması üzerinden Batı’da gerileyen desteğini onarmaya çalışıyor.

Netanyahu hastane önünde kameraların karşısına geçerek açıklama yapmayı ihmal etmedi. İran’ın “savaş suçu” işlediğini savunan İsrail Başbakanı, İran Dini Lideri Hamaney’e suikast tehdidinde bulunarak “Orduya İran’da kimsenin dokunulmazlığı olmadığı talimatını verdim” dedi. Onbinlerce insanın ölümünden sorumlu olan Netanyahu ayrıca, herkesin bedel ödediğini anlatmak amacıyla “oğlunun düğününün iki kez ertelendiğinden” söz ederek düştüğü ahlaki çukurun derinliğini de bir kez daha gözler önüne sermiş oldu.

İran’da bir rejim değişikliği Netanyahu’nun en büyük hedefi. İsrailli yetkililer, bunun “resmi hedef olmadığını” açıklasa da Netanyahu, rejimi devirmeye dair göndermeler yapmaktan kaçınmıyor. İran’daki muhaliflere ayaklanma çağrısı yapan ve “İran yeniden büyük olabilir” diyen Netanyahu, tarihe referansla, “2 bin 500 yıl önce İran kralı Kiros, Yahudi halkını özgürleştirmişti. Bugün Yahudi halkı, İran halkının özgürlüğü için çabalıyor” mesajı verdi.

İsrail’in İran rejimini değiştirme hedefi, yani 1979’dan bu yana var olan İran’ı yok etme planı, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın Aksa Tufanı Harekatı’ndan sonra başlattığı imha programının final aşaması. 7 Ekim’den sonra Gazze’yi yerle bir eden, Hamas’a ve Lübnan Hizbullahı’na liderlerini öldürerek ağır darbeler indiren, son olarak Suriye’de cihatçılar eliyle Esad’ı deviren ve böylece bir “ahtapot” olarak tanımladığı İran’ın bölgedeki müttefiklerini, yani kollarını kesen Tel Aviv, şimdi son viraja geldiğini düşünüyor.

Elbette bu son aşama aynı zamanda en zorlu aşama. Bunun için İsrail’in sadece diplomatik düzeyde değil fiziki düzeyde de ABD’nin desteğine ihtiyacı var. Netanyahu da bunun için yoğun çaba sarf ediyor. Haliyle gözler Trump’ın vereceği kararda ancak ABD Başkanı henüz İsrail’in beklediği netlikte ve keskinlikte bir sinyal vermiş değil.

ABD basını Trump’ın İran’a saldırı planı devreye almaya uzak olmadığını yazdı. Beyaz Saray ise Trump’ın buna 2 hafta içinde kararını vereceğini açıkladı. Önceki gün açıklama yapan Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, Trump’ın, “İran ile müzakerelerin gerçekleşme olasılığının yüksek olması nedeniyle saldırı kararını iki hafta içinde vereceğini” söyledi.

Trump, İran’a koşulsuz teslim olma “seçeneğini” sunuyor ve saldırı yapıp yapmama kararını buna bağlıyor. İran’ı istediği noktaya getirmek amacıyla küstahça tehditler savuruyor. Bir sosyal medya paylaşımında Hamaney’den söz ederek, “Nerede saklandığını tam olarak biliyoruz. Kolay bir hedef ama orada güvende. Onu en azından şimdilik ortadan kaldırmayacağız (öldürmekten söz ediyorum!)” dedi ve kendisiyle özdeşleşen çiğ üslubundan yeni bir örnek sergiledi.

ABD, İran’ı yıkma konusunda İsrail’den daha az istekli değil. Ancak anlaşılıyor ki alınacak riskler ve doğacak maliyet Atlantik’in öte tarafında titizlikle hesaplanıyor. ABD kamuoyunun büyük bölümü, Trump’ın destekçileri ve ona yakın kimi üst düzey isimler İran’la savaşa mesafeli yaklaşıyor. Trump’ı yeniden başkanlık koltuğuna taşıyan MAGA hareketi (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) içinde bir çatlak var çünkü İran’la savaşa girmek, Trump’ın savunduğu “Önce Amerika” yaklaşımıyla çelişiyor.

Ancak Trump, İsrail’in yoğun etkisi altında. Trump, kendi atadığı Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’ın İran’ın nükleer kapasitesine ilişkin negatif değerlendirmesine bile katılmadığını ifade etti. “Bence (İran) nükleer silaha sahip olmaya çok yakındı” dedi ve kendi atadığı direktörün ne söylediğiyle ilgilenmediğini dile getirdi. Buradan hareketle, Trump ile Netanyahu’nun, İran’ın nükleer silaha sahip olma potansiyeline ilişkin yakın görüşlere sahip olduğunu söylemek mümkün.

Ne var ki tüm bunların ötesinde esas mesele, ABD emperyalizminin Ortadoğu politikaları ve bu eksende yapacağı tercihlerle ilgili. Nükleer silah konusu ya da İran rejiminin baskıcı karakteri, vitrine konan unsurlar; tabir yerindeyse bunlar işin çeşnisi. 2003’te Irak’a girmenin bahanesi Saddam’ın sözde nükleer silahlarıydı ama işgalle talan edilen ülkede kimyasal silah izine rastlanamadı. Emperyalistler bunu baştan beri biliyordu, ilgilendikleri tek şey ise Irak’ı yağmalamaktı. Kimyasal silah iddiası, dünya kamuoyunu aldatmak için profesyonelce üretilmiş ve yozlaşmış medya aracılığıyla yayılmış bir yalandı.

Öte yandan İran’ı vurmaktaki amaç demokrasi olsaydı, Körfez monarşilerinin ABD ve İsrail’le kanlı bıçaklı olması gerekirdi. Ne Suudiler ne Katar ne de BAE’nin baskı kurma ve özgürlükleri kısıtlama konusunda İran’dan aşağı kalır yanı var. Ama onlar küresel kapitalizm ve emperyalizmle uyumlu hareket ettikleri, petrolden elde ettikleri dolarları ABD bankacılık sistemiyle paylaştıkları için “makbul yönetimler” olarak görülüyorlar.

İran’ı çökertmek ABD ve İsrail için stratejik bir hedef. İsrail 7 Ekim’de Hamas’ın yaptığı harekatın esas sorumlusu olarak İran’ı görüyor. ABD’de de İran’ı denklemden çıkararak Ortadoğu’da kendi karşısındaki en büyük engeli ortadan kaldırmak, bölgede hegemonya kurmak istiyor. İki ülke de İran’ı, tıpkı Irak, Suriye ve Libya gibi parçalı, kaotik ve istikrarsız bir noktaya getirmeye çalışıyor. İran Tudeh Partisi ve İsrail Komünist Partisi’nin ortak açıklamasında vurguladıkları gibi “İsrail ve ABD bölgedeki tüm rejimler, halkların iradesini ve kendi kaderini tayin hakkını bastırmayı hedefleyen emperyalist hegemonya projesine boyun eğdirilene dek durmayacak.”

Türkiye’ye ve Ortadoğu halklarına düşen, yalın bir barış talebinin ötesinde, anti-emperyalist mücadeleyi, onun yerli ortaklarına karşı sergilenecek tavizsiz direnişi de içerecek şekilde canlandırmak ve yükseltmektir. Aksi halde asırlardır toprağı insan kanıyla sulanan bu kadim ve acılı coğrafya, özlemini çektiği huzur ve refaha çok uzun bir süre daha kavuşamayacak.