Ocak 2026 sonrası İran: Yas, korku ve siyasal çıkmaz
Bugün İran halkı, eşzamanlı olarak üçlü bir sıkışma içindedir: İçeride, meşruiyetini hızla yitiren, şiddetten beslenen ve toplumu seferber etmeden pervasızca savaşa sürükleyen bir devlet; dışarıda, savaş ortamını hazırlayan emperyalist güçler; ve aynı zamanda, rejim değişikliğini dış müdahale ile “ulusal devrim” olarak topluma dayatmaya çalışan, demokratik ve kapsayıcı bir alternatif üretemeyen aşırı sağcı muhalefet.

Mehrdad Emami - Sosyolog
Ocak 2026 katliamı, İran’ın son on yılına damgasını vuran protesto döngüsünde niteliksel bir kırılma anı oldu. En az 2017’den bu yana biriken siyasal baskı, ekonomik yıkım, çevresel krizler ve toplumsal eşitsizlikler, Aralık 2025–Ocak 2026’da patlayarak ülkeyi çağdaş tarihinin en kanlı devlet şiddeti dalgalarından biriyle karşı karşıya bıraktı. Bugün İran, yalnızca bir protesto bastırmasının ardından değil, devlet ile toplum arasındaki bağların ciddi biçimde koptuğu yeni bir dönemin eşiğinde bulunuyor.
KEMER SIKMA, ÇÖKÜŞ VE SOKAĞIN SINIFSAL PROFİLİ
Son yıllarda “yapısal ekonomik reform” adı altında uygulanan fiyat serbestleştirmeleri, sübvansiyonların kaldırılması ve kur ayarlamaları, İran toplumunun geniş kesimlerini yoksulluğun daha da derinine itti. Riyalin Aralık 2025’teki sert değer kaybı, milyonlarca insan için yaşam maliyetini katlanılamaz hâle getirdi. İlk kıvılcım Tahran çarşısında çakıldı; ancak protestoları ülke çapına yayan asıl güç, güvencesiz çalışanlar, küçük esnaf, yük taşıyıcılar, kuryeler, seyyar satıcılar ve üniversite gençliğiydi.
Bu genişleme, protestoların sınıfsal niteliğini açıkça ortaya koydu: Sokaklara çıkanlar, hem emperyalist yaptırımların hem de İslam Cumhuriyeti’nin neoliberal politikalarının birleşik etkisiyle giderek yoksullaşan toplumsal kesimlerdi. Kent yoksulları ve alt orta sınıf tabakaları, artık kaybedecek fazla şeyi kalmamış bir toplumsal blok olarak sahneye çıktı. Ancak sol siyaset ve sınıf mücadelesi söyleminin zayıf olduğu koşullarda, bu kesimler siyasal taleplerini kısmen, “yüce bir geçmiş” özlemiyle ve monarşinin dönüşünü savunan orta sınıf vizyonuna eklemlemek zorunda kaldı.
DEVLETİN YANITI: SİSTEMATİK ŞİDDET VE KATLİAM
İlk günlerde çarşı grevi karşısında geri adım atıyormuş izlenimi veren rejim, kısa sürede en sert ve en çıplak yüzünü ortaya koydu. Devrim Muhafızları, Besic ve çevik kuvvet birimlerinin öncülüğünde yürütülen operasyonlar, internetin ve tüm iletişim ağlarının kesilmesiyle eşzamanlı biçimde sistematik bir kitlesel kıyıma dönüştü. Devletin resmî olarak açıkladığı 3 bin 118 ölüm ile bağımsız insan hakları örgütlerinin teyit ettiği en az 7 bin ölüm ve doğrulanmamış olmakla birlikte on binlere ulaştığı belirtilen kayıp sayısı arasındaki uçurum, yaşananların gerçek ölçeğine ve şiddetine dair çarpıcı bir fikir vermektedir.
Tahran’daki Kahrizak morgundan yayılan görüntüler, yalnızca fiziksel şiddetin değil, toplumun kolektif hafızasına kazınan bir travmanın göstergesiydi. Çocukların öldürülmesi, yaralıların hastanelerden kaçırılması, ailelerden “mermi ücreti” talep edilmesi ve zorla alınan itiraflar, devletin çıplak zor kapasitesini tüm açıklığıyla ortaya koydu.
Ocak 2026 sonrasında İran toplumu derin bir yas, korku ve donmuşluk atmosferine sürüklendi. Ancak bu korku, paradoksal biçimde, devletin meşruiyet krizini daha da derinleştirdi. Çünkü bu kez bastırılan yalnızca bir protesto dalgası değil, toplumun geniş kesimlerinin en temel yaşam beklentisi, asgari onur ve gelecek umuduydu. Buna ilaveten, öldürülenlerin cenaze törenlerinde, yedinci ve kırkıncı gün anmalarında birçok ailenin geleneksel İslami yas ritüellerinin sınırlarını aştığı gözlemlendi. Matem yerine mezar başlarında şarkılar söylenmesi, çocuklarının ölümünü bir “veda”dan ziyade bir “onur” anlatısına dönüştürmeleri ve verilen canların “vatana feda edildiğini” dile getirmeleri, İran’da yeni bir yas tutma ve kamusal hatırlama biçiminin doğmakta olduğunu göstermektedir. Bu yeni yas dili, yalnızca kaybı ifade etmekle kalmamakta; aynı zamanda siyasal bir anlam üretmekte ve devletin dayattığı korku rejimine karşı sembolik bir direniş alanı açmaktadır.
“MOSSAD AJANLARI” SÖYLEMİ VE GERÇEKLİK
Katliamın meşrulaştırılmasında “terörist” ve “Mossad ajanı” söylemi merkezi rol oynadı. İsrail ile İran arasındaki Haziran 2025 savaşı ve sonrasındaki tutuklamalar, bu söylemin altyapısını hazırladı. Ancak tutuklananların profili –Kürt kolberler, yoksul Beluçlar, Afgan göçmen işçiler– rejimin iddialarının sınıfsal ve etnik boyutunu açığa çıkarıyor.
İsrail’in İran içindeki güvenlik zaaflarından yararlanmış olması ihtimal dâhilinde olsa da İran’daki protestoların kitlesel karakterini “dış ajan” komplosuna indirgemek gerçekliği çarpıtıyor. Yoksulluğun bu denli derin olduğu bir toplumda, düşük maliyetli istihbarat faaliyetlerinin mümkün olması, halkın kitlesel öfkesini dış müdahale ile özdeşleştirmeyi haklı çıkarmaz. Bu söylem hem rejimin iç bastırma stratejisine hem de bölgesel güçlerin kendi çıkar anlatılarına hizmet etti.
AŞIRI SAĞ MUHALEFETİN DIŞ MÜDAHALEYİ MEŞRULAŞTIRMASI
Ocak 2026’nın bir diğer belirleyici boyutu, muhalefetin iç dengeleriydi. Reza Pahlavi’nin 8–9 Ocak için yaptığı kitlesel seferberlik çağrısı, örgütsel kapasitesi sınırlı bir toplumu doğrudan devletle çatışmaya davet etti. “Bu son savaştır” söylemi, geniş kesimlerde güvenlik güçlerinin çözülmek üzere olduğu ve dış müdahalenin yakın bulunduğu yönünde tehlikeli yanılsamalar yarattı.
Donald Trump’ın olası müdahale imaları ve bölgedeki askerî hareketlilik, bu beklentiyi besledi. Oysa sonuç, silahsız kitlelerin tarihin en kanlı bastırmalarından biriyle yüz yüze kalması oldu. Monarşist çevrelerin daha önce de dile getirdiği “rejim çöktü” türünden iddialar, Ocak 2026’da çok daha ağır bir bedelle sonuçlandı.
Bu durum, İran muhalefetinin yapısal sorunlarını çarpıcı biçimde ortaya koydu: Sokaktaki öfkeyi ve sınıfsal talepleri temsil eden kitlesel hareket ile dış destekli rejim değişikliği söylemi arasındaki derin gerilim. Protestolarda Pehlevi yanlısı sloganlar görünür olsa da, bu hattın toplumun tamamını kapsayan, gerçekçi ve olumlu bir siyasal program sunamadığı açıkça görülmüştür.
Ocak 2026 katliamı ve ülke çapındaki bastırma süreci, yaygın tutuklamalar, cezaevlerindeki işkenceler ve öldürülenler ile gözaltına alınanların ailelerine uygulanan yoğun baskılarla birleşince, İran içindeki bazı kesimlerde öylesine bir çaresizlik yaratmıştır ki, ABD müdahalesi ve İslam Cumhuriyeti’nin liderleri ile baskı aygıtlarını ortadan kaldıracak dış destek, adeta “sağduyu ilkesi” hâline gelmiştir. Katliam sonrası travma, belirsizlik ve gündelik yaşamın parçalanması; ayrıca “Ulusal Devrim” ya da “Aslan ve Güneş Devrimi” (Rıza Pehlevi ve destekçilerinin son protestolara verdiği ad) liderinin dış müdahale sonrası rejimin yıkılacağının vaadi, İran’da aşırı sağcı milliyetçiliğin yeniden canlanmasına dair yeni bir algının oluşmasına yol açmıştır. Bu milliyetçilik, henüz iktidara gelmeden kendisini “Tek millet, tek bayrak, tek lider” gibi faşist bir sloganla tanıtmakta ve mollalar, solcular, Halkın Mücahitleri Örgütü taraftarları ile özellikle Kürtler gibi ezilen halkları hedef almıştır.
YENİ DÖNEM: SAVAŞIN EŞİĞİNDE KARANLIK GÜNLER
Ocak 2026 sonrasında İran’da kitlesel sokak mobilizasyonu geçici olarak gerilemiş gibi görünse de kriz dinamikleri ortadan kalkmış değildir. Ekonomik daralma, ağır yaptırımlar, bölgesel gerilimler ve devletin giderek artan güvenlikçi yönelimi, toplumsal basıncı hâlâ biriktirmektedir.
Bugün İran halkı, eşzamanlı olarak üçlü bir sıkışma içindedir: İçeride, meşruiyetini hızla yitiren, şiddetten beslenen ve toplumu seferber etmeden pervasızca savaşa sürükleyen bir devlet; dışarıda, savaş ortamını hazırlayan emperyalist güçler; ve aynı zamanda, rejim değişikliğini dış müdahale ile “ulusal devrim” olarak topluma dayatmaya çalışan, demokratik ve kapsayıcı bir alternatif üretemeyen aşırı sağcı muhalefet.
Ocak katliamı, rejimin kısa vadede kontrolü sağlamasına olanak tanımış olabilir; ancak bu kontrol, rıza üretimine değil, tamamen çıplak zor ve baskıya dayanmaktadır. Bu durum, İran’ı hem toplumsal hem de siyasal olarak, çok daha kırılgan ve belirsiz bir geleceğe sürüklemektedir.



