Google Play Store
App Store
Öğrenmenin yolu nereden geçer?

Çocuklarım geçtiğimiz haftalarda okullarının düzenlediği bir müze gezisi için veli onay formu getirdiler. Formun üzerinde İstanbul Diyalog Müzesi yazıyordu. Ülkemizde 13 yıllık geçmişe sahip olan Karanlıkta Diyalog ve Sessizlikte Diyalog sergilerinin Gayrettepe metrosundaki deneyimsel öğrenme alanlarını bugüne kadar ziyaret etmemiş olmama hayıflandım. Yorgunluklarımız nedeniyle İstanbul gibi bir metropolde Avrupa ve Anadolu yakası arasındaki fiziki mesafeye zihinsel mesafeler ilave edebiliyoruz. Haberdar olup, merak duyup gidip göremediğimiz o kadar çok yer, mekan var ki… Çocuklarımdan gezi sonrası deneyimlerini benimle paylaşmalarını istedim. Görme ve işitme engelliler başta olmak üzere yüzlerce kişinin istihdamına katkı sağlayan müzeden önyargıları dönüştüren, empati becerisini güçlendiren, farkındalıklarını artıran, anlayış ve dayanışmayı pekiştiren kazanımlarla ayrıldılar. Tesadüf o ki aynı günlerde bir arkadaşım işi vesilesiyle müzenin kurucusu olan Hakan Elbir ile buluşacaktı. Konuya dair sohbetimizden müzenin toplumsal işlevi üzerine Hakan Bey ile bir söyleşi gerçekleştirme fikri doğdu.

Kariyerine Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün kuruluş ekibinde başlayan Hakan Elbir, müzecilik, erişilebilirlik ve sosyal girişimcilik alanlarında uluslararası ölçekte çalışan bir deneyim tasarımcısı. Elbir, İngiltere’de University of East London (UEL) ve Royal Docks Centre for Sustainability (RDCS) iş birliğiyle yürüttüğü çalışmalar kapsamında; Birleşik Krallık’ın ilk İngiliz İşaret Dili (BSL) ile sipariş verilen üniversite kafesini hayata geçirmiş. Kurduğu Dialogue Café, Dialogue Express Café ve Dialogue Hub London projeleriyle, görme ve işitme engelli bireylerin istihdamı ve toplumsal katılımı için yenilikçi modeller oluşturmuş. Çok duyulu öğrenme, empati temelli projeler geliştirmek amacıyla Diyalog Sosyal Girişimcilik Derneği DİSODER’i ve İstanbul Diyalog Müzesi’ni kuran Elbir, ‘çatışmayı doğmadan dönüştürme’ odağıyla çalışan öncü sosyal etki platformları tasarlıyor. Çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık temelinde çok duyulu öğrenme modellerini toplumsal arenada yapılandırıyor, kurumsal dünyanın bileşenleriyle deneyimlerini paylaşıyor.

Hakan Bey merhaba, sizi yakından tanımak ve kariyerinizde sizi bu girişime yönlendiren motivasyonu öğrenmek isterim?

Ben kendimi uzun zamandır tek bir meslek tanımıyla ifade etmekte zorlanıyorum aslında. Müze profesyonelliği, deneyim tasarımı, sosyal girişimcilik ve kamusal alanla çalışma benim için birbirinden ayrı değil; aksine aynı sorunun farklı cevapları. Kariyerime kültür-sanat ve müzecilik alanında başladım. Zaman içinde şunu fark ettim: Bilgi aktarımı tek başına dönüşüm yaratmıyor. İnsanların bedenleriyle, duygularıyla ve başkalarıyla karşılaşarak öğrendiği anlar çok daha kalıcı ve dönüştürücü.

İstanbul Diyalog Müzesi’nin ve devamında yurt içi ve yurt dışında gelişen tüm çalışmaların çıkış noktası tam olarak buydu: İnsanları alışık oldukları konfor alanının dışına, ama güvenli bir karşılaşma alanına davet etmek. Karanlıkta, sessizlikte ya da farklı duyusal koşullarda yaşanan deneyimler; aslında bize “öteki” diye kodladığımız hayatların ne kadar yakın olduğunu gösteriyor. Motivasyonum hâlâ aynı: Daha adil, daha ‘ötekini’ anlayan ve daha birlikte düşünebilen bir toplum mümkün mü, sorusunu canlı tutmak.

Deneyim tasarımcısı kimdir? Dünyaya nasıl bakar, toplumu nasıl yorumlar?

Deneyim tasarımcısı benim için “bir şey anlatan” değil, bir şey yaşatan kişidir. Dünyaya doğrusal değil, çok katmanlı bakar. Bir mekânın, bir hikâyenin ya da bir karşılaşmanın insan üzerinde nasıl bir iz bıraktığıyla ilgilenir. Toplumu da sabit bir yapı olarak değil, sürekli yeniden şekillenen bir süreç olarak okur.

Bugünün dünyasında sorunlarımızın çoğu bilgi eksikliğinden değil; temas eksikliğinden kaynaklanıyor. Birbirimizi dinlemiyoruz, görmüyoruz, dokunmuyoruz. Çoğu zaman da kendimize benzeyen kişilerle iletişim kurmayı tercih ediyoruz; bu durum bizi kendi yankı odalarımızın içine hapsedebiliyor.

Deneyim tasarımı tam da burada devreye giriyor: İnsanlara düşünmekten önce hissetme, yargılamadan önce karşılaşma imkânı sunuyor. Üstelik bu karşılaşma, gündelik hayatımızda alışık olduğumuz deneyimlerin dışındaysa etkisi çok daha güçlü oluyor. Bu yüzden benim için deneyim tasarımı estetikten çok, insana dair ve güçlü bir etik mesele.

“Çatışma başlamadan önce değişimin mümkün olabileceğini”, “çok duyulu öğrenme ile insanların dönüşümün uygulayıcısı olabileceğini” dile getiriyorsunuz. Bu konuda toplumsal karnemiz pek başarılı değil. Manipülasyon ve dejenerasyona açık ortamda kimlere ne gibi görevler düşüyor? Toplumun temel taşları yeniden dizayn edilebilir mi? Bu yönde bildiğiniz küresel uygulamalar var mı?

Evet, toplumsal karnemiz parlak değil; ancak bu durum tamamen umutsuz olduğumuz anlamına gelmiyor. Manipülasyonun bu kadar güçlü olduğu bir çağda en büyük sorumluluk, anlam üreten alanlara düşüyor: eğitim, kültür, medya ve kamusal mekânlar.

Toplumun temel taşları yeniden dizayn edilebilir mi? Bence evet, ama yukarıdan aşağıya dayatılan modellerle değil. Küresel ölçekte de bunu görüyoruz. Deneyim temelli öğrenme yaklaşımları, katılımcı müzecilik modelleri, sosyal inovasyon laboratuvarları ve topluluk odaklı kamusal alanlar giderek yaygınlaşıyor. Bu uygulamaların ortak noktası şu: İnsanları pasif izleyiciler olmaktan çıkarıp, sürecin aktif öznesi hâline getiriyorlar.

İçinde bulunduğumuz yüzyılda inisiyatif almak ve çözümün parçası olabilmek çok değerli. Sosyal girişimcilerin toplumsal meselelerde daha görünür ve etkin rol üstlenmesinin nedeni de bu. Çünkü günümüzün çok katmanlı sorunlarını, geleneksel yöntemlerle ve sınırlı kaynaklarla çözebilmek artık pek mümkün görünmüyor.

Değişim, büyük sloganlardan değil; küçük ama tekrar eden karşılaşmalardan doğuyor. Bu yüzden her bireyin ve her kurumun, kendi etki alanı içinde sorumluluk alması çok kıymetli.

Hakan Elbir
İstanbul Diyalog Müzesi Kurucusu

Müzenin kuruluşu ve işleyişinde ilk günden bu yana en büyük desteği kimden gördünüz?

En büyük desteği her zaman deneyimin içinden geçen insanlardan gördük. Dezavantajlı bireyler, rehberlerimiz, çalışanlarımız… Onların sahiplenmesi olmasaydı bu yapı ayakta kalamazdı. Ziyaretçilerin geri dönüşleri de bizi sürekli besledi; çünkü samimi bir karşılaşma yaşandığında insanlar bunu paylaşma ihtiyacı duyuyor.

Bu süreçte özellikle gençlerin tutumu bizim için çok belirleyici oldu. Deneyimlere büyük bir açıklıkla yaklaştılar ve çoğu zaman düşünülenin aksine, son derece duyarlı ve sorgulayıcı bir refleks gösterdiler. Bu da bize umut veren önemli bir göstergeydi.

Öğretmenler ise müfredatta anlattıkları konuların, müze deneyimleri aracılığıyla somut ve yaşanabilir hâle geldiğini gördüklerinde, bu deneyimleri kendi eğitim programlarına entegre etmeye başladılar. Bu sahiplenme, müzenin eğitim alanındaki etkisini daha da güçlendirdi.

Yerel yönetimler ve kurumsal paydaşlar zaman içinde sürece dâhil oldu. Ancak şunu net söyleyebilirim: Bu müze önce insan ilişkileriyle büyüdü. Kurumlar sonradan geldi ve gelmeye de devam ediyor.

Görsel ve işitsel deneyim odalarında umut vaat eden, heyecan ya da düş kırıklığı yaratan anlar yaşandı mı? Ziyaretçilerin geri bildirimlerini derleyip analiz etme fırsatınız oluyor mu?

Bu soruya gönül rahatlığıyla “evet, çok fazla” diyebilirim. Ancak bugün bunu yalnızca sezgisel gözlemlerle değil, ölçülmüş ve analiz edilmiş verilerle de söyleyebiliyoruz. Deneyim sırasında kimi ziyaretçiler duygusal olarak sarsılıyor, kimi sessizleşiyor, kimi mekândan çıktıktan sonra uzun süre konuşmakta zorlanıyor. Bu anlar bazen umut verici, bazen zorlayıcı; ama hepsi gerçek ve dönüştürücü.

Uzun süredir sahadan aldığımız bu geri bildirimleri artık sistematik bir sosyal etki analiziyle destekliyoruz. Ön test–son test anketleri, açık uçlu sorular ve nitel değerlendirmelerle ziyaretçilerden veri topluyoruz. Bulgular, deneyimlerin empati düzeyinde, önyargıların sorgulanmasında ve gönüllülük eğiliminde anlamlı artışlar yarattığını net biçimde gösteriyor. Özellikle genç ziyaretçilerde bu dönüşüm çok daha belirgin.

Benim için en çarpıcı olan ise sayılarla ifade edilen bu değişimin, ziyaretçilerin kendi cümlelerine de birebir yansıması. “Bunu hiç böyle düşünmemiştim”, “Artık farklı bakacağım”, “Rahatsız oldum ama iyi ki oldum” gibi ifadeler, deneyimin sadece anlık bir etki yaratmadığını; zihinsel ve duygusal bir yüzleşmeye kapı araladığını gösteriyor. Bu cümleler bizim için yalnızca geri bildirim değil, aynı zamanda yaptığımız işin neden gerekli olduğunun en güçlü kanıtı.

Müzenin istihdam ettiği pek çok çalışan var. Bunlar arasında ziyaretçilere rehberlik eden dezavantajlı bireyler de bulunuyor. Onların hedef ve hayallerini canlı tutmak adına neler yapılabilir? Yeni projeleriniz var mı?

Aslında yaklaşık 13 yıldır istikrarlı bir şekilde yaptığımız şey çok basit: Engellilere alan açmak ve bu alanı onlara gerçekten ait kılmak. Hepsi bu. İnsanlara yetkinliklerini gösterebilecekleri, değerli hissedebilecekleri bir alan sunduğunuzda hedefler zaten kendiliğinden büyüyor.

Yeni projelerimizde istihdamı sadece bir sonuç olarak değil, bir öğrenme ve güçlenme süreci olarak ele alıyoruz. Eğitim, mentorluk ve uluslararası ağlara erişim gibi katmanlar ekliyoruz. Amacımız dezavantajlı hayatları “normalleştirmek” değil; onların bilgisini, deneyimini ve gücünü görünür kılmak.

Bunun en somut örneklerinden biri, yalnızca işitme engelli baristaların çalıştığı ve siparişlerin işaret diliyle verildiği Diyalog Café. Burada mesele sadece bir kafenin işletilmesi değil; engelli bireylerin kamusal alanda görünür, etkin ve dönüştürücü bir rol üstlenmesi. Biz bunu başardığımızda, başka işyerlerine de ilham ve örnek olduğumuzun farkındayız.

“Öğrenmenin yolu karşılaşmaktan geçtiğine göre” müzenizi daha önce ziyaret etmemiş olan kişilere neler söylemek istersiniz?

Buraya gelmek için “hazır” olmanız gerekmiyor. Sadece meraklı olmanız ve konfor alanınızın dışına çıkmayı kabul etmeniz yeterli. Bildiklerinizi bir süreliğine askıya almayı, birkaç saatliğine kontrolü bırakmayı göze alırsanız; çok şey kazanarak çıkarsınız.

Bu, bir defa geleneksel bir müze gezisi değil; bir karşılaşma anı. Üstelik sıradan bir karşılaşmadan söz etmiyorum. Görenle görmeyenin, duyanla duymayanın rollerinin deneyim içinde yer değiştirdiği bir karşılaşma bu. Gündelik hayatta çoğu zaman ya hiç karşılaşmadığımız ya da farkında olmadan görmezden geldiğimiz bireylerle, eşit ve yoğun bir deneyim alanı paylaşıyoruz.

Buradan edinilen öğrenme, emin olun, bazen günlerce anlatılabilecek teorik bilgilerden çok daha güçlü ve kalıcı etkiler bırakabiliyor.

∗∗∗

Yaşam bir öğrenmeler bütünü. Yaşamın yaşam sayılabilmesi de öğrendiklerimizin umutlu, şefkatli, barışçıl, ilerici ve çözüm odaklı davranışlara dönüşebilmesi. Hayat dinamik, değişim kaçınılmaz. Esneklik ise olmazsa olmaz. Bugünkü söyleşinin içimde uyandırdığı duygularla kitaplığımdan üç resimli kitap seçtim, bir sonraki yazımda sizlerle paylaşacağım. Yolunuzun önce kendinizle sonra dönüşüm yaratan fikirlerle kesişmesi dileğiyle…