Önümüzdeki dönemde çiftçileri ne bekliyor?*

Tarımda işler giderek zorlaşıyor. Mazot, gübre, yem derken üretim maliyetleri sürekli artarken, çiftçiler sattıkları ürünle geçinemiyor.
Tarladan pazara uzanan zincirin neredeyse her halkası şirketlerin kontrolüne geçmiş durumda.
Peki bu gidişat nereye varacak? Çiftçiler bu süreci nasıl yaşıyor, nasıl direniyor?
Bu sorulara Çiftçi-Sen Genel Başkanı Ali Bülent Erdem ile cevap aradık.
• Çiftçiler Sendikası olarak ülkenin farklı bölgelerinde geziler yapıyorsunuz. Üreticilerle bir aradasınız. Türkiye’de bugün çiftçilerin en acil sorunları nedir?
Genel olarak tarım bugün Türkiye’de magazinsel tartışılıyor. İster bir uzmana, isterseniz bir tüketiciye sorun, hep aynı cevapları alırsınız: Girdi fiyatları çok yüksek, mazot pahalı, dışarıdan tohum almak zorunda kalınıyor, destekleme alımları yapılmıyor, çiftçiler kazanamıyor. Bu, herkesin ortaklaştığı bir düşünce. Ama sorun sadece burada değil. Yani sadece girdi fiyatlarıyla ilgili değil, daha derin bir problem var. Uygulanan tarım programları sonucunda istenen oluyor: küçük çiftçiler ve köylüler topraklarından kopuyor; orta ölçekli çiftçiler de yoksullaşıp küçük üreticiye dönüşüyor. Türkiye’de şu anda böyle bir süreç yaşanıyor. Hangi ürünü üretirseniz üretin, aynı sorunlarla karşılaşıyorsunuz.
Endüstriyel tarımı kabul ettiğimiz andan itibaren çiftçi eylemleri hep ürün fiyatları üzerinden şekillendi. Çiftçiler bugüne kadar sadece ürün fiyatlarının düşüklüğüyle ilgili bir refleks geliştirdiler. Geçmişte bunun yanında toprak işgalleri de olurdu. Ama artık tarımsal yapının dönüşmesiyle sadece ürün fiyatları ekseninde kalan bu eylemler, çiftçilerin toprakta kalması için yeterli değil. Asıl bunun tam olarak anlaşılması gerekiyor.
• Küçük ölçekli çiftçilerin, yavaşça ortadan kalktığı bir süreç var. Kamu müdahalesi de giderek zayıfladı. Müdahale alımları yapılmıyor, taban fiyatlar belirlenmiyor. Dolayısıyla çiftçilerin borçlanması, mülksüzleşmesi ve tarımdan kopuşunu çok yoğun bir şekilde yaşamaya başladık. Eskiden de çiftçilerin isyanı vardı ama artık sokağa taşan eylemler görüyoruz.
Çiftçiler her zaman çeşitli ürünlerde eylem yapmışlardır. Ama bu şöyle oluyor: bazı ürünlerde çiftçiler kazanıyor, ses çıkartmıyorlar; bazılarında ise kazanamadıkları için tepkilerini dile getiriyorlar. Geçen sene özel bir durum yaşandı. Ne üretirlerse üretsinler, çiftçiler kazanamadı. Hiçbir üründe kazanç sağlayan çiftçi yoktu. Borçlar büyüdü, tepkiler her yerde gelişti. Bugün yaşadığımız fark, geçmiştekilerden farklı olarak, bu tepkinin her ürünü kapsayacak şekilde yayılması. Bu süreç muhtemelen devam edecek. Çayla başladı, diğer ürünlerin hasadıyla birlikte eylemlerin artarak süreceği görünüyor. Ama burada tehlike şu: eylemlerin yalnızca ürün fiyatları üzerinden yapılması. Sadece bununla sınırlı kalırsa, sorunun esasına dokunamıyoruz.

• Geçen sene buğday ve domates üreticilerinin eylemleri vardı. Başka ürünlerde de benzer tepkiler öngörülebilir mi?
Hemen hemen tüm ürünlerde benzer durumlar yaşanıyor. Üretim tarzı şirketlere dayalı bir modele dönüşmüş durumda. Hayvancılıkta da otlak ve meraların yok edilmesiyle çiftçiler dışa bağımlı hale geldi. Yem fiyatları artıyor ama ürün fiyatları aynı kalıyor. Bu sürdürülemez. Ürün fiyatları veya süt fiyatları meselesinin ötesinde, hayvan ithalatına da karşı çıkmak gerekiyor. Çiftçilerin bir program etrafında birleşerek hareket etmesi gerekiyor. Bu yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da gerekli.
• Önümüzdeki dönemde daha programatik bir mücadele yürütülecekse, bunun örgütlü bir şekilde olması gerekir. Ama çiftçiyi temsil ettiğini iddia eden odaları, yapıları sahada pek görmüyoruz. Geçtiğimiz seneki eylemlerde de bu kurumlar çiftçilerin eleştirilerinin hedefindeydi. Saha ziyaretlerinde çiftçiler, güçlü olma ihtiyacı ya da önündeki engeller üzerine konuşuyorlar mı?
Evet, çiftçilerde böyle bir talep giderek gelişiyor. Ama Cumhuriyet’in kuruluşundan beri çiftçilerin bağımsız olarak örgütlenmesi mümkün olmadı. Böyle bir gelenek yok. Yukarıdan inşa edilen yapılara alışılmış. Bu nedenle, tabandan gelen, ihtiyaçları esas alan, neden bu kadar yoksul kaldıklarını birlikte tartışabilecekleri yeni bir kırsal harekete ihtiyaç var. Bu hareketin şirket karşıtı olması gerekiyor. İklim krizinin getirdiği sorunlar da bu üretim tarzıyla mücadele edilemeyeceğini gösteriyor.
Ancak çiftçiler, geleneksel üretim bilgilerini değersizleştiren bu sistem nedeniyle yeni üretim tarzlarına geçişe kolay ikna olmuyorlar. Bu nedenle örnekler yaratmak, yeni deneyimler göstermek gerekiyor. Biraz önce söylediğin gibi, gıdaya en çok muhtaç durumda olanlar yoksul çiftçiler. Çünkü artık kendileri için üretmiyorlar. Dayatılan sistemde, nereden para kazanacaklarını düşünerek üretim yapıyorlar. Ama hem yeterince gelir elde edemiyorlar hem de gıdaya dışarıdan ulaşmak zorunda kalıyorlar. Bu çok acı bir durum. Bu süreç bireysel olarak değil, topluluk halinde fark edilip birlikte aşılabilir. Tüketiciler de çiftçilerle birlikte hareket ettiğinde, daha sağlıklı ve ucuz gıdaya ulaşma haklarını birlikte savunabilirler.
• Girdilerde ve pazarlamada şirketlerin çiftçileri yüksek kârlarla sıkıştırdığı koşullarda, kooperatifçilik öne çıkıyor. Ama bu politik bir mesele. Üreticiler haklarını savunacak mekanizmalardan yoksun. Bürokratikleşmiş yapılar çok eleştiriliyor. Fransa’da ziraat odaları seçimleri kırsal alanın önemli bir ayağını oluşturuyor. Türkiye’de ziraat odaları bu noktada önemli bir potansiyel taşıyor mu?
Geçmişte tarım satış kooperatifleri birlikleri vardı: Fiskobirlik, Tariş, Marmarabirlik vs. Bunlar çiftçilerin üretimden pazarlamaya zincirini kuran yapılardı. Ama merkezi yapılardı, başlarına devlet yöneticileri atanırdı. Şimdi devre dışı kaldılar. Ziraat odalarına da fazla anlam ve misyon yükleniyor. Ama işlevsiz bir hale geldiler. Yasa değişmeli. Yöneticiler yıllarca değişmiyor. Gerçekten çiftçilerin yönetime gelebileceği bir yapıya dönüştürülmesi lazım. Ama sadece oradan beklemekle olmaz. Çiftçiler kendi öz örgütlenmelerini yaratmalı. Sendikalar bu örgütlerden sadece biri.
Kooperatifçilik konusunda da ciddi bir gelenek yok. Devletin yönettiği yapılar vardı, ama bugünkü mevcut yapılar da umut vermiyor. Mevcut deneyimler çiftçileri umutsuzluğa sürüklemiş durumda. Bu nedenle kooperatifçilik nasıl olmalı, çiftçilerle birlikte tartışılarak yeni bir mücadele hattı oluşturulmalı. Kooperatifçilik sahada daha çok gündeme geliyor. Ancak mevcut yasal çerçeve kooperatifleri şirket gibi davranmaya zorluyor. Küçük kooperatifler tasfiye edilip büyük yapılara dönüştürülmek isteniyor. Bu da çiftçilerin kendi kooperatiflerinde söz sahibi olmalarını engelliyor. Mevcut kooperatifçilik yasasına karşı mücadele edilmeli. Şirketlere sözleşmeli üretim yaptırmak için oluşturulan büyük kooperatifler, çiftçiyi sadece üretim aracına çeviriyor. O yasa değişmeli.
• Peki Çiftçi-Sen’in örgütlenme sürecinde ne tür engellerle karşılaştınız?
Bizim örgütlenmemiz 1999-2001 yıllarındaki IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı tarım politikalarına karşı başladı. Her ürüne özel sendikalar kurduk. Ama hukuki engellerle karşılaştık. Bize “işveren sendikası olun” denildi. Biz kabul etmedik.
Geçmişte de benzer sendikalar vardı: Ege Tütün Üreticileri Sendikası, Türkiye Tütün Üreticileri Sendikası vs. Ama bugünkü süreç farklı. Çiftçiler kendi topraklarında işçileşiyor. Biz işveren sendikası değiliz dedik ve uzun hukuki mücadele verdik.
Zamanla tütün ve pamuk gibi ürünler önemini yitirdi. Ülkenin ürün desenleri bozuldu. Biz de 2020’de tüm sendikaları tek bir çatı altında birleştirdik: Çiftçi-Sen. Bu kez işçi sendikası olarak tanındık. Şimdi Haziran 28’de tüzük kurultayımız vardı. Sonrasında yaygın bir üye kampanyası başlatacağız.

*Özge Güneş ve İlkay Öz’ün hazırladığı Kırlardan Gelecekler adlı podcast’in üçüncü bölümünden oluşturulmuştur.


