Orhan Kemal’in ilk söyleşisi: "Halkın olmadığı yerde ne olabilir ki?"
Bugüne kadar biz Orhan Kemal’in basına yansıyan en eski röportajının 1 Haziran 1951’de Yeditepe dergisinde yayımlanan röportaj olduğunu biliyorduk. Burada yer vereceğimiz Çığ Mecmuası söyleşisi ise bu bilgiyi artık tekzip ediyor.

Derleyen: Mazlum Vesek
Orhan Kemal’in vefatının 55. yılındayız. O’nun edebî kimliğine ve üretimlerine dair yeni belgeler yazınsal tarihimize de ışık tutmaya devam ediyor. Ölümünden 55 yıl sonra Orhan Kemal’in yayımlanan ilk röportajı dönemin edebî ve siyasi ortamına dair de önemli ipuçları sunuyor. Söz konusu yayının Adana’da çıkıyor olması da dikkat çekici.
Öncelikle “Çığ Mecmuası” hakkında biraz bilgi verelim. 1940’ların Adana’sında yayımlanan Çığ ayda bir okuyuculara ulaşmış. “Edebiyat, San’at, Fikir Mecmuası” ibaresinin yer aldığı ilk sayfada politik bir tarafı tam olarak ifade etmese de bir işarette bulunulmuş: “Güzel’in, İyi’nin, Doğru’nun yolunda.” Derginin ilk sayfasında “Edebiyatımız Hakkında 4 Soru - Orhan Kemal” anonsu yer alıyor. İç sayfada da, sorular sıralandıktan sonra “İlk cevabı Orhan Kemal veriyor” notu var. Buradan anlıyoruz ki, dergi sanatçılar arasında bir soruşturma yapacaktır. Ancak, 14. sayıdan sonra derginin herhangi bir yayını yok.
Yazımızın başlığından da anlaşılacağı üzere usta yazarın henüz herhangi bir kitabının yayımlanmadığı bir döneme dair bir belgeyi aktarmış oluyoruz. Orhan Kemal 26 Eylül 1943’te Bursa Cezaevi’nden tahliye olur. 5 yıllık hapis ve 3 buçuk yıllık Nâzım Hikmet yoldaşlığı geride kalmıştır. Dergilerde, gazetelerde Orhan Raşit, Raşit Kemali, Rüştü Ceyhan, Orhan Kemal gibi takma adlardan artık Orhan Kemal’i benimsemiştir (Orhan Kemal’in asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü’dür).
Çığ Mecmuası’nın Adana’da edebiyatta yeni arayışlara dair bir şeyler söylemek istediği anlaşılıyor. On yıla yakın bir süredir gazetelerde farklı imzalarla görünen Orhan Kemal’in Adana’da yazın çevresinde varlığını hissettirdiği anlaşılıyor. Çığ’ın ona sorular yöneltmesi bu açıdan doğaldır.
Bugüne kadar biz Orhan Kemal’in basına yansıyan en eski röportajının 1 Haziran 1951’de Yeditepe dergisinde yayımlanan röportaj olduğunu biliyorduk. Şimdi ayrıntılarına yer vereceğimiz söyleşi ise bu bilgiyi artık tekzip ediyor.
Orhan Kemal’e yöneltilen sorular ise şöyle:
“1- Edebiyatımız bugün bizi temsil edecek kıymet taşıyor mu? Taşıyor veya taşımıyorsa niçin?
2- Edebiyatta ‘Millî’den ve ‘Beşerî’den ne anlıyorsunuz? Bu husustaki fikrinizi teyit edecek eser gösterebilir misiniz?
3-Edebiyatta ‘Halkçılık’, ‘Millî’den başka bir şey midir?
4-Şiirimiz hakkında ne düşünüyorsunuz? Bugünkü şiirimize ‘dünya ölçüsündedir’ diyorlar. Siz ne dersiniz?”
Sorulara baktığımızda 20 yaşını kıl payı devirmiş genç bir cumhuriyet rejiminin yarattığı atmosferin ifadelerini okuyoruz. Yeni bir devlet kurulduktan sonra sorularda yer alan “halkçılık”, “millî” kavramları da elbette yer alacaktır.
Orhan Kemal’in verdiği cevaplara bakalım: Genç Orhan Kemal ilk sorunun ilk kısmına “Edebiyatımız bizi temsil edecek ‘kıymet’ değil ‘kıymetler’ taşıyor. Bu kıymetlerden mühim bir kısmı henüz neşir sahasına intikal etmedi” diye cevap vermiyor. Henüz bir kitabı olmayan Orhan Kemal “henüz yayımlanmayanlar” arasında kendini de katıyor, düşüncesi ilk anda gelişebilir. Ancak, devamındaki cevaplarda ortaya koyduğu özgüven böyle bir ayrıma kendini dahil etmediğini görüyoruz. Cevabın devamında yayımlananlar arasında “bizi” temsil eden pek az eserin olduğunu belirttikten sonra, “Sanatı cemiyet için kullanmasını bilmeyen hiçbir sanatkâr, cemiyeti temsil edemez!” der.
İkinci soruya cevabı da nettir. “Millî” ve “beşerî” konularının ayrı ele alınmasının bir gereği yoktur. Orhan Kemal’e göre, “Uydurmasyon değil, kendi millî realitesini dosdoğru aksettirebilen bir eser, hem millîdir, hem beşerî” tespitini yapar.
Orhan Kemal bu konuda dünya edebiyatından da örnekler vererek evrensel ve yerli olmanın ölçütünü de anlatır:
“Din, gelenek gibi şeylerden tecrit edilen bütün dünya insanları aynı felâket, aynı musibet veya aynı saadet karşısında aynı hisleri duyarlar. Yani insanî olarak bir Türk anası evlâdının ölümü karşısında ne duyarsa, bir Japon anası da İtalyan anası da, bir Arap anası da aynı şeyleri duyar. Pearl Buck’ın ‘Sarı Esirler’indeki ana, Çin’de olduğu kadar benim memleketimin köylerinde de vardır. İspanya köylerinde de. Andre Malraux; ‘İnsanlığın Hali’ yalnız Çin insanlığının halini değil, belki daha fazla, bütün dünya insanlığının halini anlatmak için yazmıştır ki bu iki kitap bu bakımdan beşerîdir; ‘Fontarama’ bundan dolayı beşerî, Sabahattin Ali’nin ‘Kağnı’sındaki köylü kadını da bundan dolayı…”
Üçüncü soru bu sefer “millî”lik “halkçılık”la tartışılır. Orhan Kemal’e göre sadece halkın esere yerleştirilmesi yetmez. Bakın ne diyor:
“Edebiyatta halkçılık… Yani ‘Sanat eserine konu olarak halkı almak’ mı demek istiyorsunuz? Böyle demek istiyorsanız ‘ayrı değildir’ diyeceğim. Bütün iyi fena taraflarını aksettirecek bir Türk halkını yazsak, eserimiz elbette ‘millî’dir. Halkın olmadığı yerde ne olabilir ki ‘millî’lik olsun.”
Dönemin edebiyat tartışmalarını en net yansıtan cevap ise Orhan Kemal’in şiire dair verdiği cevaptır. Genç Orhan Kemal’e göre şiirde ilerleme vardır ama gençlerin “ukalalığı” bırakamıyor olması söz konusudur. “Enfüsi” yani öznel hislerini ifadeden öteye geçememektedirler. Şiirde şekli öne çıkarmalarını eleştirir. Bunun nedeni olarak da eleştiri kurumunu işaret eder: “Neden? Malum ve basit: Mahut (bildiğimiz, tanıdığımız) Nurullah Ata(ç) bir makale ile öyle kerem buyurdular!”
Devamında Orhan Kemal, halkın gerçeğinin şiire yansımıyor olmasından şikâyetçi. Üstat şairlerin tutumlarını ve etkisini aktarır. Yaptığı tartışma Nâzım Hikmet ve arkadaşlarının “Putları Yıkıyoruz” kampanyasını anımsatır. Hatta böyle bir etkiyle cevaplaması normaldir ki, daha bir yıl önce Nâzım Hikmet’le aynı hapishanededir. Nitekim Nâzım Hikmet ve onun çizgisindeki 1940 kuşağını işaret ettiğini sanıyoruz. Şöyle diyor Orhan Kemal:
“Sonra şiirimiz (…) tahteşşuurumuzda (bilinçaltımızda) mahbus (hapis) kalanların ötesine geçemedi. ‘İnsan’ diye bağırdılar… Tasfiye çığlıkları koptu; listeler, yaftalar…. Netice? Mamafi bu gürültünün ve patırtının bir işe yaradığını söylemek lazım: Dilde sadelik. Yoksa dünün şikemperver (boğazına düşkün) şairi de bugünkü gibi lâkayıttı; muharebeler olur, kan gövdeyi götürür, insanoğlu muazzam yalanların marşlarını çağıra çağıra ölüme götürülürken, şair efendi (Yahya Kemal’den söz ediyor, Mazlum Vesek’in notu): ‘Yattık bülend servilerin gölgesinde şad / Dehrin bu hâyühuyuna mecbul-i handeyiz’ diyebilecek kadar müthiş bir soğukluk gösteriyordu.”
Orhan Kemal, cevabın bir cümlesinde şiirde göremediği ve olması gerekeni ortaya koyuyor. Dünyada savaşların devam ettiğinden söz eder. İnsanlar ölmeye devam etmektedir. “Gök mavisi, dal yeşili”nden söz eden şaire (Cahit Sıtkı’dır bu) işaret eder ve “Kan tere batarak çalışan, mütemadiyen çalışan, alabildiğine, ha bire çalışırken bir bayram otu kadar basit yaşayıp nihayet günün birinde ölen bu memleket insanlarının şiiri hani? Yok”. Cevabın son kısmında bu memleket insanını konu etmeyen şairleri deyim yerindeyse sıralar. 1944 yılında artık ölmesi lazım gelen “Faruk Nafiz (Çamlıbel Hoca), “Hiç lüzum yokken mütemadiyen Türklüğünden, hamiyetinden söz edip sağı solu jurnal eden Orhan Seyfi”den de söz eder.
Orhan Kemal’e göre Yahya Kemal dahil saydığı şairlerin hepsi çalışan insanların hayatını ne kadar biliyorsa birçok “delikanlı” da şiirimizi o kadar bilmektedir.
Orhan Kemal, bu röportajdan beş yıl sonra ilk kitabını yayımlar. On yıl sonra da Türk edebiyatının daima gündeminde olan bir yazar olacaktır. Ama o daha 1944’te tek kitabı olmaksızın sözünü esirgemeyen putları yıkma görevini üstlenen bir cesur bir kalemdir. Ölümünden 55 doğumundan 111 yıl sonra hâlâ gündemde. Onun yazmakta ısrar ettiği ve “üstat şairlerin” kayda almadığı çalışan emekçi insanlar sömürü koşullarında yaşadığı ve öldüğü sürece de Orhan Kemal gibi yazarlar yaşamaya devam edecektir.
Not: Röportajdaki bazı kelimeleri o günün yazılışıyla değil günümüz Türkçe yazılışıyla aktardım.


