Google Play Store
App Store
Ortakların öncelikleri farklı
Fotoğraf: AA

Cumhuriyet’in 102’nci yıldönümünü, demokrasiye vurulan yeni darbelerle karşıladık. 29 Ekim’den birkaç gün önce, yine Ekrem İmamoğlu’nu hedef alan bir soruşturma kapsamında gazeteci Merdan Yanardağ gözaltına alındı. Daha ifadesine bile başvurulmadan, üstelik resmiyette oğlunun üzerine kayıtlı olan TELE 1’e el konularak kayyum atandı.

“Casusluk” soruşturması kapsamında İBB Başkanı İmamoğlu, sosyalist ve bağımsızlıkçı duruşuyla bilinen gazeteci Yanardağ ve İmamoğlu’nun kampanya direktörü Necati Özkan tutuklandı. Soruşturma, görünürde casusluk faaliyetini içeriyordu; ancak dosyada bunun nasıl gerçekleştirildiğine ve tutuklanan isimlerin ne şekilde casusluğa iştirak ettiklerine ilişkin yine somut bir bulgu yoktu. Soruşturmada tutuklamaya gerekçe olarak gösterilen temas ve diyaloglarla, ülkede on binlerce kişiye “şüpheli” etiketi vurmak mümkün.

Soruşturmanın en büyük mağdurlarından biri de TELE 1 çalışanı gazeteciler oldu. 24 Ekim sabahı sıradan bir mesai gününe başlayacaklarını düşünürken, akşam evlerine kayyum atanmış bir kanalın emekçileri olarak döndüler. Kayyum zihniyetiyle çalışmalarını sürdürmeleri elbette mümkün değildi. Gazeteciler, dün TELE 1’in önünde yaptıkları açıklamada “Penguen medyası olmayacağız” diyerek istifa ettiklerini duyurdu. Topluma doğru haberi ulaştırmak için gecesini gündüzüne katan insanları işte böyle üç günde işinden etti bu düzen.

“SÜREÇ”İN MÜZMİN MUĞLAKLIĞI

Siyasetçilerin ve gazetecilerin akla ziyan suçlamalarla tutuklandığı, kanallara ve belediyelere peş peşe kayyumların atandığı bu ağır baskı düzeninde, bir yandan da sanki her şey normalmiş gibi “çözüm” ve “süreç” kavramları etrafında yeni bir siyasi durum geliştirilmeye çalışılıyor. Gelinen noktada anlaşılıyor ki sürece bir isim verilmemiş olması, sürece dair ortak bir düşünsel çerçevenin çizilememesi ve hâlâ bu konuda yol alınamamasıyla ilgili.

Devletin ve Kürt siyasi hareketinin sürece farklı anlamlar yüklemesi bir yana, blokların içinde de belirleyici bir bütünlük olmadığı görülüyor. Sürekli birilerini dinleyen Meclis komisyonunun ne ürettiği, sürece nasıl bir katkı sunduğu belli değil. Erdoğan ve hükümet, Bahçeli’nin talep ettiği hıza ve kararlılığa yeterince ikna edici bir yanıt veremezken; Kandil, Öcalan’ın şartlarının iyileştirilmesi konusunda ısrarcı. Kürtler ve demokratik kamuoyu üzerinde etkili olan isimlerden, cezaevindeki Selahattin Demirtaş ise (doğru-yanlış ayrı tartışma konusu) bugün yürütülmekte olandan çok daha farklı bir formül ortaya koyuyor.

Bahçeli rahatsızlığını kendine has mesajlarla belli ediyor. Hatta mesaj verdiğini de çevresindekilerin söylemleriyle pekiştiriyor. Uzun süredir bazen videolarla, bazen de yürütülen soruşturmalara yönelik çıkışlarıyla çizgisini belirginleştirme çabası içinde. Ancak ittifakın geleceğine dair olumsuz değerlendirmeler artınca -ki bunların kaynağı aslında onun eylemleri- bu kez de kürsüden iddialı ifadelerle, sert söylemler eşliğinde “Cumhur İttifakı’nda çatlama, patlama yok” diyor. Muhtemelen salı günü yapacağı grup toplantısı yine benzer ifadelere sahne olacaktır. Buna “Bahçeli döngüsü” demek yanlış olmaz.

Erdoğan’a gelince… Adımlarını hâlâ çok temkinli atıyor. Süreci sahiplenme konusunda sergilediği tereddütten zihinsel olarak çok uzaklaşmış sayılmaz. İlk çözüm sürecinden kalan bagajın etkisiyle yoğurdu üfleyerek yiyor. Kürt hareketiyle yürütülen İmralı merkezli sürecin doğuracağı maliyetlerin, siyasi hayatında telafisi zor hasarlara yol açabileceğinin farkında. Haksız olduğu da söylenemez; çünkü AKP’nin MHP ile inşa ettiği, milliyetçi-devletçi söylem ve bu ideolojik konseptle sağladığı kitle konsolidasyonuna dayalı “güvenlik rejiminin” böylesi bir manevrayı kaldırıp kaldıramayacağı büyük bir soru işareti. Ayrıca, her ne kadar Öcalan’la “tarafsızlık” zemininde bir temas noktası yakalansa da bu, Kürt seçmeni bütünüyle muhalefetten koparmayı garanti etmiyor.

BİR İTTİFAK, İKİ AYRI YOL

Bahçeli ile Erdoğan arasındaki fark, önceliklerden kaynaklanıyor. Bahçeli, sürecin merkezinde olduğu bir siyasi ajandaya bağlı kalınmasını istiyor. Devletin ve toplumsal düzenin yeni dönemin “ihtiyaçlarına” uygun biçimde şekillendirilmesinin hayati önemde olduğunu düşünüyor. Rejimin devamlılığını da buradan kuruyor ve Erdoğan’ın yeniden seçilmesinin yolunun sürecin başarısından geçtiğini savunuyor.

Erdoğan’ın önceliği ise CHP’nin merkezinde yer aldığı muhalefeti parçalara ayırmak. Yargı üzerinden yapılan hamleler, gerek doğrudan pratik sonuçları gerekse etkileri bakımından bu stratejiyle uyumlu. Özgür Özel yönetimini hedef alan mutlak butlan davasının çökmesi bir son değil, bir aşama olarak görülmeli. Özel CHP’sini Ankara’ya çağıran ve İmamoğlu’ndan -yani iktidar iddiasından- koparmak isteyen rejim, bu yöndeki çabalarına bu tür ileri-geri adımlarla devam edecektir. Yapılan zorlamalarla parti içinde bir yol ve yöntem tartışması alevlendirilmeye çalışılıyor. Özel’in ise şu ana dek tutarlı ve tavizsiz bir çizgi izlediğini belirtmek gerek.

Ortaklar arasında henüz rejimin devamlılığına ilişkin temel bir kriz yok; ancak rejimin nasıl ayakta kalabileceği ya da kalması gerektiği konusunda bir çatallaşma mevcut. Bu gerilimin bürokraside, ekonomide, dış politikada ve rant ilişkilerinde de yansımaları oluyor. Gerilim, uzlaşmaz çelişkiler içeren bir ilişkiye evrilebilir; bu potansiyel her zaman var. Ancak hiçbir şey kendiliğinden olmayacak. Olayı buraya halkın birleşik iradesiyle büyüyen ekmek, adalet ve demokrasi mücadelesinin gücü taşıyabilir.